Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi

 

 

Ekrem Sarıkçıoğlu

 

FAKÜLTE KİTABEVİ

 

 

 

 

BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE DİNLER TARİHİ. 10

Yazar Hakkında: 10

Önsöz. 10

Giriş. 10

1- İslâm'da Dinler Tarihi 11

2- Batı'da Dinler Tarihi 11

3- Türkiye'de Dinler Tarihi 12

4- Türkiye'de Dinler Tarihi İle İlgili Eserler 13

ORTA DOĞU TARİH ÖNCESİ DİNLERİ. 13

1- Hz. Adem Ve Havva. 14

2- Tarihi Buluntular Ve Yorumları 15

ESKİ MEZOPOTAMYA DİNLERİ. 17

1- Sümerluerin Dinleri 17

Ahiret İnancı 18

2- Babil Ve Asur Dinleri 18

2. 1- Tanrılar Sistemi 18

2. 2- Kâinat Tasavvurları 19

2. 3- Sihir Ve Büyü. 20

2. 4- Ölümden Sonraki Hayat 20

3- Vahdaniyet Tezahürleri Politeizme Tepkiler 20

3. 1- Hz. İbrahim.. 20

3. 2- Hz. Yunus. 21

3. 3- Hz. Hezekiyel 21

3. 4- Hz. Danyal 22

ESKİ MISIR DİNİ. 22

Mürüvvet Kurnan, Hacettepe Üni. 22

1- Dini Literatür 23

2- Kâinat Tasavvurları 23

3- İlâhlar Ve Üstün Kuvvetler 23

4- Amonefis Ve Reform Teşebbüsü. 24

5- Hz. Yusuf. 24

6- Firavun Ve Rahipler 25

7- Ölümden Sonraki Hayat Tasavvurları 25

ESKİ ANADOLU DİNLERİ. 26

1- Tarih Öncesi İnançları 26

1. 1- Kutsal Hayvanlar 27

1. 2- Kültleri 27

1. 3- Ölüler Kültü. 27

1. 4- Kült Yerleri Ve Mabetleri 28

2- Hitit Dini 28

2. 1- Tanrıları 28

2. 2- İbâdetleri 29

2. 3- Kehanet Ve Büyücülük. 29

2. 4- Ölülerle İlgili Adetleri 29

2. 5- Mabetleri 30

ESKİ ARABİSTAN DİNLERİ. 30

1- Eski Kuzey Arabistan Dinleri 30

1. 1- Tarihî Genel Bakış. 30

1. 2- Tanrı Tasavvurları Ve İnançları 31

1. 3- Kültleri 32

1. 4- Vahdaniyet Tezahürleri Ve Politeizme Tepkiler 33

1. 4.1- Hz. İdris (a.s.) 33

1. 4.2- Hz. Nuh (a.s.) 33

1. 4. 3- Hz. Hûd (a.s.) 34

1. 4. 4- Hz. Salih (a.s.) 35

1. 4. 5- Hz. İbrahim (a.s.) 36

İbrahim Dini: 36

1. 4. 6- Hz. Lût (a.s.) 37

1. 4.7- Hz. İshak (a.s.) 37

1. 4. 8- Hz. Yakub (a.s.) 37

1. 4.9- Hz. Eyyub (a.s.) 38

1. 4.10- Hz. Şuayip (a.s.) 38

2- Güney Arabistan Dinleri 38

3- Orta Arabistan Dinleri 39

3. 1- Kültleri 40

3-2. Hz. İsmail (a.s.) 41

3- 3. Hanifler 41

ESKİ AVRUPA DİNLERİ. 41

1- Yunan Dinleri 41

1. 1- Yunan Tanrılar Dünyası 42

1. 2- Ölümden Sonraki Hayat Tasavvurları 43

1. 3- Politeizme Tepkiler 43

2- Romalıların Dini 44

2. 1- Roma Tanrılar Dünyası 44

2. 2- Roma Dininin Gelişmesi 45

3- Eski Cermen Dinleri 46

3. 1- Kâinat Tasavvurları 46

3. 2- Tanrılar Ve Kültleri 47

3. 3- Rahiplik Ve Kült 47

3. 4- Kader İnancı 47

3. 5- Ölüm Tasavvurları 47

3. 6- Ahir Zaman Tasavvurları 48

4- Keklerin Dini 48

4. 1- Kâinat Tasavvurları 48

4. 2- Kültleri 49

4. 3- Ölümden Sonraki Hayat Tasavvurları 49

5- Slavların Dini 49

5. 1- Tanrı Ve Tabiatüstü Kuvvetler 49

5. 2- Ölümle İlgili Tasavvurları 49

ESKİ AMERİKA DİNLERİ. 50

1- Aztekler 50

2- Mayalar 51

3- İnkalar 51

4- Çibçalar 52

5- Güney Amerika Piramitleri 52

6- Eski Amerika Dindarlığının Güncel Tezahürleri 52

GELENEKSEL TÜRK DİNİ. 52

1- Geleneksel Türk İnanç Ve İbâdetlerinin İsmi 53

2- Tanrı Tasavvurları 53

3- Tabiat Kuvvetleri Ve Manevi Güçler 54

3. 1- Dağ Ruhu Ve Kültü. 54

3. 2- Ateş Ruhu Ve Kültü. 55

3. 3- Atalar Kültü. 55

3. 4- Yeraltı Ruhları 55

3. 5- Çocuk Ruhları 56

4- İbadetleri 56

5- Ruhban Sınıfı 56

6- Ölüm Ve Ölü İle İlgili İnanışlar 57

6. 1- Yas Tutma. 57

6. 2- Ölü Gömme Adetleri 57

7- Diğer Dinlerle İlişkileri 58

7. 1- Budizm.. 58

7. 2- Mecusilik. 58

7. 3- Maniheizm.. 58

7. 4- Hıristiyanlık. 58

7. 5- Musevilik. 59

MECUSİLİK.. 59

1- Kutsal Kitapları 59

2- Zerdüşt 60

3- Tanrı Tasavvurları 61

4- Manevi Varlıklar 62

5- Dualizm.. 62

6- Zaman Tasavvurları 62

7- İbadet Şekilleri 63

8- Ahiret Tasavvurları 63

9- Hesap Günü. 63

10- Günümüzdeki Durumları 63

GNOSTİK DİNLER.. 64

1- Sâbiîlik. 65

1. 1- Sâbiîlerle İlgili Araştırmalar 65

1. 2- Tarihçesi 66

1. 3- Kutsal Kitapları 67

1. 4- Tanrı Tasavvurları 67

1. 5- Kainat Tasavvurları 68

1. 6- İnsan Tasavvurları 68

1. 7- Kurtuluş Tasavvurları 69

1. 8- Ahir Zaman Ve Mehdilik Tasavvurları 69

1. 9- Kıyamet Ve Ahiret Tasavvurları 69

1. 10- Temel İbadetleri 70

1. 11- Cemaat Üyeliği Ve Rahiplik. 70

1. 12- Mabetleri 71

2- Manihaizm.. 71

2. 1- Mani 71

2. 2- Kutsal Kitapları 72

2. 3- Tarın Tasavvuru. 72

2. 4- Kainat Ve İnsan Tasavvurları 73

2. 5- Kurtuluş Tasavvurları 74

2. 6- Ahir Zaman, Mehdilik Ve Kıyamet Tasavvurları 75

2. 7- İbadet Anlayışları 75

2. 8- Toplum Yapıları 76

HİNT DİNLERİ. 76

1- Hinduizm.. 76

1. 1- Kutsal Yazıları 77

1- Rigveda: 77

2- Samaveda: 77

3- Yacurveda: 77

4- Atharvaveda: 77

1. 2- Kainat Görüşleri 78

1. 3- Karma (Misilleme Kanunu) 79

1. 4- İnanç Sistemleri 79

1. 5- Kült, İbadet 81

1. 6- Rahiplik. 81

1. 7- Sosyal Hayat 81

1. 8- Ahiret Tasavvurları 82

1. 9- Hinduizmin Gelişmesi Ve Yeni Akımlar 82

1. 9. 1- Transzendental Meditasyon. 82

1. 9. 2- Hare Krishna. 83

1. 10- Hinduizm'in Diğer Dinlere Bakışı 84

2- Yogaizm.. 84

2. 1- Ananda Marga. 85

2. 2- Neo-Sannyas Bhagawan Shree Rajneesh Hareketi 85

3- Caynizm.. 86

3. 1- Kutsal Kitapları 86

3. 2- Cayna. 86

3. 3- Kâinat Tasavvurları 86

3. 4- Kurtuluş Ve Hidayet Öğretisi 87

3. 5- İbadetleri 87

4- Sihizm.. 88

4. 1- Sihizm'in Doğuşu. 88

4. 2- Sihizm'in Gelişmesi 88

4. 3- İnanç Ve İbadetleri 89

5- Budizm.. 89

5. 1- Buda'nın Hayatı 89

5. 1. 1- Tarihsel Buda. 89

5. 1. 2- Ruhsal Prensip Buda. 90

5. 2- Kutsal Kitapları 91

5. 3- Tanrı Tasavvurları 91

5. 4- Hidayet Ve Kurtuluş Öğretileri 92

5. 5- Ölüm Sonrası Hayat Tasavvurları 94

5. 6- Rahiplik. 94

5. 7- Budizm'de İbadet 95

5. 8- Budizm'in Ana Cereyanları 95

5. 9- Budizm'in Yayılması 96

5. 10- Tibet Budizm'i Veya Lamaizm.. 97

5. 11- Çin Budizmi 98

5. 11. 1- Çan-Tsung (Zen) Mezhebi 98

5. 11. 2- Tsing-To (Jodo) Mezhebi 98

5. 12- Sayentoloji Mezhebi 99

UZAK DOĞU DİNLERİ. 99

1- Çin Halk Dini 99

2- Taoizm.. 100

3- Konfüçyanizm.. 101

3. 1- Kitapları 102

3. 2- Öğretisi 102

3. 3- Musiki Ve Ritim.. 102

3. 4- Kemalat 103

3. 5- Devlet Öğretisi 103

3. 6- Devlet Yönetimi 104

4- Japon Milli Dini (Şintoizm) 105

4. 1- Kutsal Yazıları 105

4. 2- Kainat Tasavvurları 105

4. 3- Metafizik Kuvvetler 105

4. 4- Kült 106

4. 5- Ahiret Tasavvurları 106

4. 6- Devlet Şintosu. 106

5- Yeni Japon Dinleri 106

6- Vietnam Cao-Dai Dini 107

7- Sun Myung Moon Ve Birlik Hareketi 108

8- Kargo- Kültü. 109

YAHUDİLİK.. 110

Yahudi Kavramı: 110

İsrail: 110

İbranî: 110

Musevî: 110

1- Hz. Mûsâ. 111

2- Sînâ Hayatı Ve On Emir 112

3- Hz. Harun (a.s.) 112

4- Hz. Hızır (a.s.) 113

5- Yeşû B. Nûn Ve Hâkimler Devri 113

6- Hükümdarlar Devri 114

6. 1- Hz.Dâvûd (a.s.) 114

6. 2- Hz. Süleyman (a.s.) 114

7- Devletin İkiye Bölünmesi 115

7. 1- Hz. İlyas (Elia, Elijah) 115

7. 2- Hz. Eliyasa (a.s.) 116

7. 3- Hz. İşaya (Yeşayahu) 116

7. 4- Hz. Yeremya. 116

7. 5- Zü'1-Kifl (As) 116

8- Sürgün Devri 117

9- Filistine Dönüş. 117

10- Hz. Üzeyir (Ezra) 117

10- İsrail Oğulluğundan Yahudiliğe. 118

11- Orta Ve Yeni Çağlar 118

12- Yahudilikte İnanç Temelleri 119

12. 1- Allah'a İman. 119

12. 2- Âhirete İman. 120

12. 3- Meleklere İman. 120

12. 4- Peygamberlere İman. 120

12. 5- Kitaplara İman. 121

12- 6. Mesih İnancı 122

13- İbâdet Ve Gelenekleri 123

13. 1- Dualar 123

13. 2- Oruç. 123

13. 3- Zaman Hesapları 123

13. 4- Bayramları 123

13. 5- Gelenekleri 124

14- Gıda Kuralları 124

15- Sembolleri 124

16- Yahudi Mistisizmi (Tasavvufu) 124

15. 1- Sabatay Sevi 125

15. 2- Hassidizm.. 125

17- Yahudilikte Yeni Akımlar 126

17. 1- Ortodoks Yahudilik. 126

17. 2- Reformcu Yahudilik. 126

17. 3- Muhafazakar Yahudilik. 127

18-  Türkler Ve Yahudiler 127

19- Yahudiliğin Diğer Dinlere Bakışı 127

HIRİSTİYANLIĞIN DOĞUŞU.. 128

1. Hz- Zekeriya. 129

2- Hz. Yahya. 129

3- Hz. İsa (a.s.) 129

3. 1- Mesiyanizm (Mehdilik) 132

3. 2- Şeriat Sorunu. 132

3. 3- Hz. İsa'nın Tebliğ Alanı 133

3. 4- Dünyadan Ayrılışı Ve Değerlendirmeler 133

3. 5- Tanrısal İsa. 134

4- Mesihlik Beklentileri 134

4.1- Tanrısal Devlet Yankıları 135

5-  Kutsal Yazılar 136

5. 1- Sahih Yazılar 136

5. 2- Apokrif İndiler 138

6- İlk Cemaat Ve Ayrılıkların Ortaya Çıkışı 138

6. 1- Putperest Kökenli Hıristiyanlar Sorunu. 139

6. 2- Havari Kavramındaki Anlaşmazlıklar 139

6. 3- Cemaat İdaresindeki Anlaşmazlık. 139

6. 4- Komünyon Konusundaki Ayrılıklar 139

6. 5- İsa'nın Şahsı Konusundaki Ayrılıklar 139

6. 6- İsa'nın Geliş Gayesindeki Anlaşmazlıklar 140

7-  Yahudi Hıristiyanlar Veya Ebionitler 140

8- Yahudi-Hıristiyanların İnanç Meseleleri 141

8. 1- Cemaat Başkanlığı 141

8. 2- Havarilik Meselesi 141

8. 3- Hz. İsa'nın Durumu. 141

GÜNÜMÜZ HIRİSTİYANLIĞI. 142

1- Paulus. 142

2- Hıristiyan İnançlarının Gelişmesi 143

3- Marcion. 143

4- Hıristiyanlığa Baskılar 143

5- Konstantin Ve Hıristiyanlığın İmparatorluk Dini Olması 144

6- İsa'nın Varlığı Hakkındaki Doktrin Kavgaları 145

7- Hıristiyanlıkta İnanç Esasları 146

7. 1- Tanrı İnancı 146

7- 2. İsa Ve Tenleşme (Incarnatio) 147

7. 3- İsa'nın Sıfatları 147

7. 4- Kutsal Ruh. 148

7. 5- Üçlü Birlik ( Teslis) 148

7. 6- Meryem.. 149

7. 7- Kurtuluş Ve Hidayet 149

7. 8- Diğer İnançları 149

7. 8.1- Ahiret 150

7. 8.2- Melek, Şeytan, Cin. 150

7. 8. 3- Peygamber Ve Kutsal Kitaplar 150

8- Kilise Gizemleri (Sacramentum) 150

8. 1- Vaftiz. 151

8. 2- Güçlendirme (Confirmatio) 151

8. 3- Nikah Veya Evlilik. 151

8. 4- Ruhbanlık. 151

8. 5- Barışma (Tövbe, Günah Çıkarma) 151

8. 6- Hastalara Yağ Sürme. 151

8. 7- Efkaristiya (Komünyon, Eucharistia) 151

9- İbadetleri 152

9. 1- Komünyon (Missa) Ayini 152

9. 2- Haç İşareti 152

9. 3- Rabb'in (İsa'nın) Duası 152

9. 4- Diğer Dualar 152

10- Bayram Günleri 152

10. 1- Noel Zamanı 152

10. 2- Paskalya Devresi 153

10. 3- Pazar Günü Kutlamaları 153

11- Kilise Ve Kısımları 153

12- Kilise Memuriyetleri 154

12. 1- Papalık. 154

13- Katolik Ve Ortodoks Kiliselerin Ayrılması (Skizma) 155

14- Papalığın Dünya Hakimiyeti Ve Politik Çöküşü. 155

15- Halk Dindarlığı 156

16- Zındıklıkla Mücadele. 157

17- Karşıt Cereyanlar 157

18- Reform Hareketleri Ve Martin Luther 158

18. 1- Huldrich Zwingü. 159

18. 2- Johannes Calvin. 159

19- Günümüzün Büyük Kiliseleri 160

19. 1- Katoliklik. 160

19. 2- Protestan Kiliseler 161

19. 3- Ortodoks Kiliseler 161

MİLLİ KİLİSELER.. 162

1- Süryanî Kilisesi 162

1. 1- Diğer Hıristiyan Cemaatlerle İlişkileri 163

1. 2- Süryanilerin Çöküşü. 163

1. 3- Siiryanilerin İnanç Ve İbadetleri 164

2- Ermeni Kilisesi 164

2. 1- Ermeni Kilisesinin Gelişmesi 164

2. 2- Ermeniler Ve Türkler 165

2. 3- İnanç Ve İbadetleri 165

3- Mısır Kıpti Kilisesi 165

3. 1- Günümüzdeki Durumları 166

4- Habeşistan Kilisesi 166

5- Nesturiler 166

5. 1- Nestoryanizm'in Zayıflaması 167

6- Maronitler 167

BAĞIMSIZ HIRİSTİYAN MEZHEPLERİ. 167

1- Babtistier 168

2- Hür Protestanlar (Serbest Kilise) 168

3- Metodistler 168

4- Hür Kardeşler (Freier Brüderkreis) 168

5- Mennonitler 169

6- Kutsal Askerler (Salvation Army) 169

7- Kuveykırlar (Dostlar Cemaatı) 169

8- Pfingst Cemaatı    (Hıristiyan Cemaatı Birliği) 169

9- Katolik Havariler (Irvingianlar) 170

10- İsa Mesih İmparatorluk Kardeşliği 170

11- Adventistler 170

12- Hıristiyan İlimleri Cemaatı (Christian Science) 170

13- Tanrısal Devlet Kilisesi 170

14- Mormonlar 171

15- Swedenborgianlar (Yeni Kilise) 171

16- Yahova Şahitleri 171

17- Tanrı Kilisesi (Armstrong Kilisesi) 171

18- Monoteist Kilise Hareketleri (Teslissiz Kiliseler) 171

18. 1- Üniteryanlar 172

18. 2- Lorberiaıı'lar 172

18. 3- İsa Mesih Havariliği (Apostelamt Jesu Chtisti) 172

19- Afrika Mesihçi Hareketleri 172

19. 1- Nazareth Baptist Kilisesi 173

19. 2- İsa Mesih Kilisesi 173

DİNİ-FELSEFİ MEZHEPLER.. 173

1- Theosophie Mezhebi 173

2-  Anthroposophie. 174

3- Rocy Cross Mezhebi 174

4- Kâinat Helezonu. 174

5- Spiritizm (Ruhçuluk) 175

6- Ufoloji, Uzay Gemileri Mezhebi 176

İSLAMİYET. 177

1- Hz. Muhammed. 177

2- Kur'an. 178

3- İman Esasları 178

3. 1- Tanrı İnancı 178

3. 2- Melekler Ve Fizik Ötesi Varlıklar 179

3. 3- Kitaplara İman. 180

3. 4- Peygamberlere İman. 181

3. 5- Ahirete İman. 182

3. 6- Kader Ve Kaza. 183

4-  Diğer Dinlerin Mehdi Ve Mesih İnançlarına Bakışı 183

5- Hidayet Öğretisi 184

6- Din Ve Vicdan Hürriyeti 184

7- Tabiat Felsefesi 184

8- İbadetler 184

8. 1- Namaz. 184

8. 2-Oruç. 185

8. 3- Zekât 185

8. 4- Hac. 185

9- Ahlâkî Ve Hukukî Kurallar 185

10- İslam'dan Ayrılan Yeni Dinler (Veya Mezhepler) 186

10. 1- Dürzilik. 186

10. 2- Kadiyanîlik. 186

10. 3- Bahailik. 186

DİNLER ARASI DİYALOG.. 187

1- Vatikan'ın Aktif Rolü. 188

2- İslam Alemindeki Gelişmeler 188

3- Türkiye'deki Yankılan. 189

4- Hıristiyanlığın Diğer Dinlere Dogmatik Bakışı 190

4. 1- Yahudiliğe Bakışı 191

4. 2- İslam'a Bakışı 191

4. 3- Hinduîzm'e Ve Budizm'e Bakışı 192

5- İslam'ın Diğer Dinlere Bakışı 192

6- Diyalogun Başarı Şansı 193

7- Diyalog Üzerindeki Kuşkular 194

8- Tebliğ Ve Misyon Sorunu. 195

9- Dünya Dinleri Parlementosu. 195

Dinlere Çağrı 196

Bibliyografya. 196


BAŞLANGIÇTAN GÜNÜMÜZE DİNLER TARİHİ

 

Yazar Hakkında:

 

Ekrem Sarıkçıoğlu, 1943 İsparta doğumludur. Liseyi İsparta'da okumuş ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden (1966) mezun olmuştur. Doktorasını M.E.B. bursu ile gittiği Almanya Nürnberg-Erlangen Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde (1971) Dinler Tarihi alanında yapmıştır. Doçentliğe Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde (1977), profesörlüğe Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde (1983) yükselmiştir. 1985-1994 döneminde dekanlık görevinde bulunmuştur. Sarıkçıoğlu, halen Kasım 1998 tarihinde tayin edildiği İsparta Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde öğretim üyeliği görevini sürdürmektedir. 1999-2002 yıllarında S.D.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü görevinde bulunmuş, 2003 tarihinden itibaren de Dekanlık idari görevini yapmaktadır.

Tel: (0246)218 26 21.

 

Önsöz

 

Yayına sunduğumuz bu kitabın Birinci Baskısında, bir zamanlar inananlarına ümit ışığı olmuş ve bu gün taraftarları kalmayarak tarihin karanlıklarına gömülmüş ölü dinler ile, günümüz milyonlarca insanının hayatını yönlendiren yaşayan dinlere yer vermiştik. Yine 1930'lardan önce dinler hakkında yazılmış kitapların ağırlığını teşkil eden, dinlerin kökenleri ve din duygusunun ortaya çıkışı ile ilgili felsefî, pozitivist teorilere güncelliğini kaybetmesi sebebiyle yer vermemiştik. Bu teorilerle ilgili spekülasyonlar iki asra yakın bir süre tartışılmış, bilimsel bir gelişme gösterememiş; din aleyhtarlarının spekülasyonları olmaktan ileri gidememiştir. Ayrıca bu teorilerin tartışma yerinin Din Felsefesi olduğu şüphesizdir. Bu sebeple çoğu dinler tarihi kitaplarında rastlanan ilgili teorilere İkinci Baskıda da yer vermedik.

Dinler Tarihi dersleri esnasında öğrencilerimin sorularından ve karşılaşılan tartışmalardan, Kur'an'da isimleri geçen peygamberlerin yaşadıkları zaman ve çevrelerin bilinmediği, tarihi akış içinde dinler tarihi konularıyla irtibatlandırılamadığını gördük. Bu eksikliği gidermek amacıyla Kur'an'da adı geçen peygamberlere yaşadıkları coğrafi çevre ve zaman içinde yer vermeya çatıştık. “Vahdaniyet Tezahürleri” başlıkları altında özetle ele aldık.

Okuyucunun kendi inançları ile anlatılan konular arasında bağlantı kurabilmesine yardımcı olabilmek için zaman zaman İslâmî görüş te açıklamalara değindik.                                                         

İslamiyet başlıklı bölümde, İslam inanç ve ibadet konularına diğer dinleri ve onların etkileriyle Müslümanlar arasındaki tartışmaları dikkate alarak yer verdik. Bazı Müslümanların zihinlerindeki problemlerin çözümüne ışık tutmaya çalıştık.

“Dinler Arası İlişkiler ve Diyalog” konularının günümüzde yoğun bir biçimde gündeme gelmesi, İslam'ın diğer din ve mezheplere, diğer din ve mezheplerin de İslam'a bakışları ve yaklaşımlarına değinmeğe ihtiyaç duyduk.

Kitabın Birinci Baskısında ele alınan konulardan bazı kısımların içeriğini, yine öğrencilerimden ve meslektaşlardan gelen istekler üzerine genişlettik. Ayrıca günümüzde yaşayan dinlerin önemli tarihî mezhepleri yanında, Avrupa'da ve Türkiye'de aktif misyon faaliyetleri sürdüren, güncel mezhep veya dinsel görünümlü akımlarına da yer verdik. Dipnot ve Htaratürle ilgilenenlere daha geniş bilgi kaynaklarının yofunu göstermek istedik.

Herbir bölüme o bölümde geçen tarihi ve coğrafi isimleri gösteren haritalar yerleştirdik.

Konuların İslamla karşılaştırılmaları esnasında yararlandığımız Kur'an âyetlerinin tercüme ve meallerinde Süleyman Ateş'in “Kur'ân-ı Kerim ve Yüce Meâli” isimli eserinden yararlandık ve ayet meallerini iktibas ettik, dipnotlarda tekrar tekrar gösterme ihtiyacını duymadık.

Okuyucularımıza takdim ettiğimiz 3. Baskıda gözden kaçan maddi hataları düzeltmeye çalışmakla birlikte, kitabın genel karakterinde köklü bir değişiklik yapma ihtiyacı hissetmeden kapalı bulduğumuz bazı kısımlara yeni ilaveler yaparak berraklık kazandırmaya çalıştık.

Genel Dinler Tarihî kitaplarındaki konuların özel uzmanlarınca yazılmalarının gereğini hissetmemiz nedeniyle Gnostik ve Bâtınî dinlerden olan Sâbiîlik ve Manihaizm'i, sayın Doç. Dr. Şinasi Gündüz'e; "Mısır Dinini'1 sayın Doç.Dr. Mürüvvet Kurhan'a özel araştırma alanları olması sebebiyle, teliflerini kendilerine bıraktık. Yazma nezaketinde bulundukları için kendilerine müteşekkirim. Ayrıca sayın Gündüz'e tashih ve tenkitlerindeki yardımlarından dolayı da teşekkür ediyorum.

İsparta, 2000 Prof. Dr. Ekrem Sarıkçıoğlu

 

Giriş

 

Tarihte ve günümüzde yaygın anlamda herhangi bir dini benimsemeyen insanlara rastlanmakla birlikte, dini olmayan hiçbir topluma rastlanmaz. Bu gerçek bize, dinin toplumlar ve insanlar için tabii bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor. İnsanlığın yaşadığı sürece var olduğu gibi, bundan sonra da var olmaya devam edecektir. İşte, insanlığın kopmaz bir parçası olan dinleri ve içeriklerini kendine araştırma konusu edinen İlim dallarından birisi Dinler Tarihidir. Vasıflayıcı metoduyla, belirli bir dinîn savunmasını üzerine almış Kelâm ve Din Felsefesi gibi ilimlerden ayrılmakla birlikte, onlara İhtiyaçları olan malzemeleri ulaştırır. Tarihsel ve filolojik metotlardan faydalanarak çeşitli ülke ve milletlerin, küçük veya büyük toplumların din ve inançlarını inceler. Çeşitli dînler arasındaki tarihsel İlişkileri açıklamaya çalışır.

Bu çalışmalar esnasında, bazı bilim adamları dînleri' sınıflama ve gruplandirma girişiminde bulunmuşlardır. Bazı Batılı Bilginler dinleri “Kurucusu Olan Dinler” ve “Geleneksel Dinler” diye gruplandırırken, bazıları da “Millî

Dinler” ve “Evrensel Dinler” diye gruplandırmışlardır. [1] İslâm Bilginleri ise, dinleri “Hak Dinler” ve “Batıl Dinler” veya “Vahye Dayanan Dinler” ve “Tabii Dinler” diye, ikili guruplara ayırmışlardır. Bu smıflanıalarda ahlâk, erdemlilik vs. gibi manevî değerler üzerine bina olan ve Tek Tanrıya inanan dinleri “Hak Dinler”, bu özellikleri taşımayanları da “Batıl Dinler” olarak İsimlendirmişlerdir. Birinci kısma “Milel”, ikinci kısma “Nihal” adını vermişlerdir. Bunun en güzel örneği Şehristânî ve Bağdâdî'nin el-Müel ve'n-Nihal isimli eserleridir.

Bütün bu sınıflama gayretleri, değerli bilimsel araştırmalar olmakla beraber, yapılan hîç bir sınıflama, henüz bütün dinleri içine alabilecek bir çözüme ulaşamamıştır. Dinlerden bazıları, ya sınıflamaya uymamakta veya sınıflamadışında kalmaktadır. Bu sebeple, dînlerle ilgili sınıflamalarda din bilginleri arasında birlik sağlanamamıştır. Buna rağmen biz öğretim yönündeki kolaylığı ve sadeliği düşünerek, coğrafî bölgelere göre dinleri açıklamaya çalışacağız ve bu arada tarihsel akışı da göz önüne almaya gayret edeceğiz. Bu sınıflama ve sıralamalardan aslında kendimiz de tatmin olmamakla beraber, daha başka bir çözüm yolu bulamadığımız için, günümüzde en çok tercih edilen bu yoldan biz de yürüyeceğiz!

Konuya geçmeden önce İslâm Alemi'nde, Batı'da ve Ülkemizdeki Dinler Tarihi çalışmalarına kısaca değinmenin genç araştırıcılar için yararlı olacağı kanaatındayım.

 

1- İslâm'da Dinler Tarihi

 

İslâm âleminde, din felsefesi, tasavvuf ve dinler tarihi alanları birbiri içinde ele alınmıştır. Bununla beraber, dinler ilminin felsefî bölümü marifetullah, kelâm ve tasavvuf adları altında incelenirken, İslâmiyet dışındaki çeşitli dinlerle ilgili çalışmalar da başlamıştır. Abbasiler devrinde İbn Mukaffa (723-759), Eski İran dini ve mitolojisi hakkındaki eserleri Arapça'ya tercüme etmiştir. Bu sırada Hint dinleri efsanelerine ait bazı eserler de tercüme edilmiştir. Keldânî'lerle ilgili çalışmalar yapılmış, “Kitab-ı Mezâhib ul-Keldâniyyin fi'1-Asnam”, “Kitab-ı Esrar ul-Kevâkîb” ve “Kitab’ul-Karâbîn” isimli eserler Arapça'ya çevrilmişlerdir. Saîd Feyumî, hicri 330 yılında Tevrat'tan bazı kısımları Arapça'ya çevirdikten sonra bu konularda açıklamalar ve tefsirler yazmıştır. Yahudilerin Talmud isimli meşhur kitapları yanında bazı şer'î kitapları da tercüme edilmiştir.” [2]

Daha ilk zamanlarda başlayan Hıristiyan mezhepleri ve Sâbil'lik hakkındaki araştırmalar genişleyerek Çin, Hint ve Eski Mısır dinlerine kadar uzanmıştır. İslâmiyet dışındaki dinlerden bahseden İlk kitap Kur'an olmakla birlikte, bahsettiği konulara kısa ve işaretle değinerek ayrıntılara girmemiştir. Fakat bu haliyle Müslümanların diğer dinlerle ilgilenme ve araştırmalarına kapı açmıştır.

Gerçek anlamda ilk Dinler Tarihini Ebu Mansur Bağdâdî'nin (ö. 1037) “El-Fark beyne'1-Firak” ve Ebû Nasr Mutahhir ibn Tâhir el-Makdîsî'nin (ö.l.340) “Kitabu'l-Bed'i ve't-Tarih" adlı eserinde görmekteyiz. İkincisinde Çin, Hind, Tibet, İran, Türk, Yahudi, Hıristiyan ve Sâbiî dinleri hakkında Önemli bilgiler verilmektedir. Yine aynı yüzyılda Ebu Muzaffer Tahir b. Muhammed Esfarânî (ölm. 1078) ve Kâdî Ebu Bekr el-Bâkillâî (ölm. 1013) tarafından milel ve nihale dâir eserler yazılmıştır.

Hicrî 4. yüzyılda Kurtubalı Ebu Muhammed Ali b. Ahmed b. Hazm'ın (944-1064) “Kitabu'1-Fasl fi'1-Milel ve'1-Ahvâî ve'n-Nihal” adlı dört ciltlik eseri, bu konuda yazılanların en önemlisidir. Birinci ve ikinci ciltlerde sofistler ve çeşitli felsefî mezheplerden, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan bahsetmiş, Tevrat ve İncil'deki tahribatları ispata çalışmıştır. Üçüncü ve dördüncü ciltlerde ise, İslâm Mezhepleri hakkında bilgi vermiştir. Ama bu eser, daha sonra Ebu'1-Feth Muhammed Şehristânînin (ölm.h.548) yazdığı “El-Müel ve'n-Nihal”e nazaran metot bakımından zayıftır. Şehristânî, Ebu Mansur Bağdâdî'nin eserinden faydalanmış, İslam Mezheplerinden, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan başka, Sâbiîlik ve Hint dinleri hakkında değerli bilgiler vermiştir. [3] Yalnız, bu eserlerde modern ilmî metotları aramak haksızlık olur. Birer tarihî kaynak olmaları yönünden kıymetlidirler. Müslümanlarla temasta bulunan milletlerin dinleri hakkında kendilerine ulaşan bilgileri yansıtırlar.

Ne yazık ki İslam'ın ilk zamanlarındaki bu bilimsel çalışma ve gelişmeler, Orta Çağ skolastiğinin İslam dünyasını da etkisi altına almasıyla, yavaşlamış ve durmuştur. Kur'an'ın açtığı ilim ve araştırma kapısı diğer din ve tabiat bilimlerinde de görüldüğü üzere bir süre sonra kapanmıştır.

 

2- Batı'da Dinler Tarihi

 

M.Ö. 5. yüzyılda Heredot, incelediği milletlerin dinleri üzerinde de merakla durmuştu. Çiçeron, Salluste, Lucien ve Pulutarch gibi antik yazarlar da tanrılarla ilgili yazılar yazmışlar; genellikle Roma ve Yunan dinlerinden bahsetmişlerdi.

Orta Çağ'da ise tek hakikatin Hıristiyanlık olduğu inancıyla, Batılılar diğer dinlerle ilgilenmeyi lüzumsuz gördüler. Ancak sömürgecilik ve aktif misyonerliğin doğmasından sonra, diğer dinlere karşı ilgi başladı. Lord Herbert de Charbury ve Anthony Collius gibi bazı âlimler çeşitli dinleri sınıflamaya çalıştılar.

Aydınlanma Devri'nde tabii ilimler alanındaki gelişmeler, özellikle canlı ve cansız varlıkların en küçük birimlerine inerek onların temel yapıları hakkında elde edilen başarılar, din bilimlerinde de benzer çalışmaların yapılarak, din ve inançların temel elementlerine inilebileceği, dinlerin doğuşu ve gelişmeleriyle ilgili yapının izlenebileceği düşüncesini çağrıştırdı. Araştırma alanı olarak, henüz diğer kültürlerle ve dinlerle karışmamış ilk ve saf inanç elementlerinin İlkel Toplumlarda bulunabileceği kanaatini güçlendirdi. Araştırma alanı olarak, “İlkel Toplumlar” seçildi. Bu yönde elde edilen bazı bilgiler araştırmacıları ümitlendirdi ve çalışmalarını hızlandırdı.

Kongo ve Amazon havzaları başta olmak üzere dünyamn çeşitli bölgelerindeki İlkel toplumlar ve inançları araştırılmaya başlandı. Bazı bölgelerde rastlanan, totem, tabu, mana, ruh, büyü, şaman (medizienman) vs. gibi kavramlar tabii ilimlerdeki atom ve hücre örneğinde algılandı, üzerlerinde heyecanla duruldu. Ancak bütün bu çalışmalar bazı dini kavramların daha İyi algılanma ve yorumlarından öte gidememiştir.

Modern, karşılaştırmalı din araştırmaları ise, yaklaşık bir asır önce MaxMüller ile başladı. Müller, Avrupa müsteşriklerini toplayarak din ilminin önemini kendilerine anlattı. Yapılan çalışmalarda kutsal kitaplar tercüme edilerek ilim âleminin istifadesine sunuldu. Max Müller'in “Mukayeseli Mitoloji” İsimli eseri, 1856 da yayınlandı ve bunu 1870 yılında “Dinlerin Esası ve Gelişmesi” hakkındaki ders notları takip etti. Bu ilk araştırmalar, diğer dinleri anlama arzusunu kamçıladı ve büyük ilgi topladı.

1896-1898 yıllarında Hollandalı Tiele'nin “Elements of the Science” ismiyle yayınlanan ders notları, dinler tarihî gelişmelerinin güzel bir örneğidir. Keşfettiği hususlar, yalnız dinler tarihi için değil, etnoloji , sosyoloji ve psikoloji için de önemlidir. Bundan kİsa bir zaman sonra Paris, Brüksel ve Roma Üniversiteleri ders programlarında dinler tarihi dersleri görülmeğe başlandı. Tylor'm “Primitive Culture” (1871), Emile Durkheim'ın “Les formes elementaires de la vie religieuse (1912)” ve Wilhelm Wundt'un “Völkerpsychologie (1906)” ismiyle yayınlanan eserleri, din iimindeki gelişmelerin somut örnekleridir.

Dinler tarihi araştırmalarının ikinci aşamasında pozitivist düşüncelerle birlikte, filolojik ve tarihî hakimiyet kendini göstermektedir. Değerlendirme metodu, yerini tasvire bırakmıştır. Ölçü ve kıymetler, psikolojik, sosyolojik ve tarihsel yönlerden açıklanmaya başlanmış, geçmişteki ve zaman muzdaki dinlerin araştırılmasında büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Uzmanlaşmalarda ileri gidilmiş ve objektiflik en yüksek kanun olarak hedeflenmiştir. Ancak, ilk devirlerdeki araştırıcıların hatası ayrıntıları ihmal etmeleriyken, ikincilerin hatası ayrıntılara aşırı kıymet vermeleri olmuştur. Bu devrin en büyük ismi, Ernest Kenan'dır.

Birinci Dünya savaşı, Dinler tarihi sahasında da kuvvetli değişiklikler meydana getirmiştir. Her ne kadar filolojik, tarihî ve tenkidi araştırmalar yapıldı, pozitivist metot pek çok yerde devam etti ise de, tarihçilik devri sona ermiştir. Dinler tarihinin üçüncü safhası diyebileceğimiz günümüzde, artan uzmanlaşmalar üzerine çıkabilmek, dinî tecrübe varlığının derinliklerine nüfuz edebilmek ve son metafizik özelliklere ulaşabilmek hedef haline gelmiştir. Bu gelişmelerin neticesi, dinin fenomenolojik araştırmalarında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Max Scheler, Rudolf Otto, Jean Hering ve Gerardus van der Leeuw tarafından geliştirilen din fenomenolojisi, dinin bütün konularını filozofik, teolojık, psikolojik ve metafizik teorilerden uzak, sistematik ve nesnel bir şekilde inceleme yolunu açmıştır. [4] Sosyal etkileri de “Dinlerarası Diyalog"da kendini göstermiş, toplumsal barış için ümit verici çalışmaların başlamasına katkıda bulunmuştur.

 

3- Türkiye'de Dinler Tarihi

 

İslâm âleminde âdet olduğu üzere Türkiye'de de yazılan pek çok tarih kitaplarında yazarlar Hz. Adem'den başlayarak, zamanlarına kadar geçen olaylardan bahsederlerdi. Bu genel tarihlerde yer alan Peygamberler Tarihi ve dolayısıyla diğer dinler hakkında verilen bilgilerin, bugünkü anlamda dînler tarihi ile pek ilişkisi yoktur. Bu hal, 19. yüzyıla kadar devam etmiştir. Nihayet, ıslahat hareketleri içinde kurulan Darü'l-Fünunfedebiyat Fakültesinin 1874 yılı programında “Tarih-i Umumi ve İlm-i Esatiri'1-Evvelin” dersinin bulunduğu görülür.

İkinci Meşrutiyet'ten sonra, 1911 de Şer'iye ve Ulûm-ı Edebiye müderrislerinin toplanarak aldıkları kararda; Ulûm-ı Şer'iye dersleri arasında, 6 saat “Tarih-i Din-i İslâm ve Tarih-i Edyan” dersleri birlikte yazılmıştır. 1914 yılında ise, Ulûm-ı Şer'iye şubesinin Darü'l-Fünun dahilinde bulunmasına lüzum görülmeyerek 1. Abdülhamid adına inşa edilen “Medresetü'l-Mütehassisîn”e bağlanan Medresetü'l-Mütehassisîn'de “Tarih-i Edyan” derslerinin bulunduğu görülür.

Cumhuriyetten sonra din eğitimi, İstanbul İlahiyat Fakültesi'ne bırakılmıştı. Burada, “Türk Dinleri ve Mezhepleri Tarihi” ve “Dinler Tarihi” dersleri de okutuluyordu. Ama, Enstitü de fazla ömürlü olamadı ve 1936 da kapatıldı. Türkiye'de fetret devrine giren dîn eğitimiyle birlikte, dinler tarihine de ara veriliyordu. Bu durum, 1949'da Ankara Üniversitesine bağlı bir İlahiyat Fakültesinin açılmasına kadar devam etti. Eğitim programlarına dinler tarihi dersleri de kondu. Daha sonraları açılan İmam Hatip Okulları, Yüksek İslâm Enstitüleri ve İlahiyat Fakülteleri programlarında da bu derse yer verildi. [5]

 

4- Türkiye'de Dinler Tarihi İle İlgili Eserler

 

Tespit edilebilen en eski eser, Şemseddin Sami'nin 1878 yılında yayınlanan “Esatir” isimli kitabıdır. Bu kitapta, Japon, İskandinav, Amerika ve Eski Avrupa Efsaneleri yer almaktadır. Eser, mitoloji ile ilgili olmakla beraber, dinler tarihine yakınlığı sebebiyle anılmaya değerdir. Doğrudan doğruya dinler tarihini kendine konu alan ilk eser ise, Ahmed Mithat Efendinin 1911 yılında yayınlanan "Tarih-i Edyân"ıdır. Eser, Çin, Japon ve Hint dinlerini ihtiva eder. 1912-1915 yıllarında yayınlanan   Mahmud Esad b. Emin Seydişebrî'nin Tarih-i Edyan'ı ise, dinler tarihine giriş mahiyetindedir. Özellikle dinlerin doğuşları hakkındaki teorilerden ve ilkel dinlerden bahseder. M. Şemseddin'in 1919 yılında yayınlanan Tarih-i Edyan'ı ise, özellikle ilkel dinler üzerinde durmaktadır. Kısaca Çin ve Japon dinlerine de değinir. Hilmi Ömer (Budda)'nın 1935 yılında İstanbul'da yayınlanan “Dinler Tarihi”, Hint ve Çin dinlerinden bahseden değerli bir eserdir. İçerik zenginliği bakımından henüz aşılamamıştır. Eserin ikinci cildinin yayınlanacağı planlanmış ise de gerçekleşemediği anlaşılmaktadır. Tarihteki belli başlı tüm dinleri ilk olarak kendine konu alan eser, Ömer Rıza Doğrul'un 1949 yılında yayınlanan “Yer Yüzündeki Dinler” isimli kitabıdır; Geniş halk kitlelerine sade bir dille ilk bilgileri vermesi bakımından faydalıdır.

1950'den sonra gelişen dini hayata ve din eğitimi ihtiyacına paralel olarak “Dinler Tarihi” ile ilgili çalışmalar ve yayınlarda da gelişmeler olmuş, sayılan artmıştır. Piyasada bulunabilen günümüz çalışmalar arasında ders kitabı ve el kitabı olabilecek en önemli bir çalışma merhum Günay Tümer ve Abdurrahman Küçük'ün birlikte hazırladıkları “Dinler Tarihi”, (Ankara, 1993, 472 sayfa) isimli eseridir. Tarihi dinlerin günümüz mezheplerine, mesihçî, sentezci yeni dini akımlara yer vermesi, Misyonerlik ve Dinler Arası Diyalog gibi dinler arası sorunlara değinerek Dinler Tarihini güncelleştirme girişimlerine katkıda bulunmuştur. Yine Mehmet Aydın'mn “Din Fenomeni”, Konya 1993, isimli çalışması, dinleri kendi mensuplarının dilinden öğretmeye özen göstermesi, metot bakımından ülkemiz için yeni bir yaklaşımdır.

Bunlar dışında ülkemizde yaşayan çeşitli din mensuplarının kendi inanç ve ibadetlerini cemaatlarına veya çevrelerine anlatabilmek için hazırladıkları, irili ufaklı telif veya tercüme çalışmalarının sayıları da her geçen gün artmakta, ülkemiz din bilimleri çalışmalarına yardımcı olmaktadır.

 

ORTA DOĞU TARİH ÖNCESİ DİNLERİ

 

Literatür:

1- Cari Klemen, Die Religionen der Erde, C.I, München 1966, s.7-41.

2- Firuzan Kmal, Eski Anadolu Tarihi, Ankara 1962, s. 32-52.

3- Sedat Veyis Örnek, 100 soruda İlkellerde, Din, Büyü, Sanat, Efsane, İstanbul 1971.

Dinler Tarihi'ni, dinlerin başlangıcından itibaren ele almak istersek, dinin ne zaman ortaya çıktığı sorusu hatırımıza gelir. Buna olumlu bir cevap vermek pek mümkün değildir. Çünkü düşünen insanla beraber dinin de tarih sahnesine çıktığı görülmektedir. Ancak düşünen insanın dünyada nerede ve ne zaman ilk olarak göründüğü sorunu tarih boyunca insanların meraklarını dâima meşgul etmiştir. Günümüz tabiat tarihi, antropoloji ve arkeoloji bilimleri de bu konuyla yakından ilgilenirler ve bilimsel verileri değerlendirmeye, yorumlamaya çalışırlar. Kur'an da "De ki: Yeryüzünde gezin, bakın yaratmaya nasıl başladı, sonra Allah, son yaratmayı da yapacaktır... " (Ankebut,20) buyurarak bu yöndeki araştırmaları teşvik etmektedir.

Tabiat Tarihçileri tespit edilebilen en eski insan benzeri veya insansı varlıkların fosil örneklerinin içerdiği radyoaktif potasyuma göre hesaplanan[6] yaşlarını günümüzden 1,5-2 milyon yıl kadar öncelere götürürler ve üzerlerinde çeşitli yorumlar yaparlar. Ancak bu fosil örneklerinin temsil ettikleri paleolitik türler tarihin karanlıkları içinde kaybolmuş, soyları devam edememiştir. [7]

Bilim adamları, günümüz insan soyununj atalarını “Homo Sapiens Sapiens” ismini verdikleri örnek köke dayandırırlar. Fosil örneklerin yaşlan toprak altında kalan dişlerde biriken florin İçeriğine göre hesaplanır. [8] Bunlar, Dördüncü Buzul Devrinden, yaklaşık 40 bin yıldan beri yeryüzünde görülen, çeşitli renklerdeki günümüz insanlarının atalarıdır. Medeniyetin kurucuları, ziraatın, hayvancılığın ve âlet yapımının kâşifleri bu insanlar olduğu düşünülür. [9] Genetik bilginlerinin yaptıkları hesap ve tahminler de Antropologların hesaplarını doğrulamaktadır. İnsandaki genetik değişmelerin hesaplarından hareketle bu neticeye varmaktadırlar. [10] Bölge olarak da ilk insanlığın Doğu Afrika'dan (Sudan-Habeşistan) dünyaya dağıldığı kanaatındadırlar. Adem ve Havva rivayetlerinin de yaklaşık aynı bölgelerle irtibatlandırılması manidardır.

 

1- Hz. Adem Ve Havva

 

Bu konuda Tevrat'la Kur'an arasında ayrılıklar vardır. Kur'an'da yaratma emrinin yaratılışın başında mı, ortasında mı, sonunda mı olduğu belli değildir. Tevrat'a göre, başlangıçta hiç bir şey yoktu, boşluk, karışıklık ve karanlık hakimdi. Allah önce ışığı yarattı ve karanlıktan ayırdı. Böylece gün ve gece oldu. Bu yaratma fiilinin meydana geldiği ilk günde oldu, ancak Güneş ve Ay henüz yaratılmamıştı. Bu durumda gece ve gündüz nasıl meydana geldi sorusu cevapsız kalıyor. İkinci günde sema, üçüncü gün kuru ile yaş, kara ile deniz birbirinden ayrıldı. Halbuki bunların ayrılabilmesi için daha önce yaratılmış olması gerekiyordu! Daha sonra bitkiler de belirlendi. Dördüncü gün Güneş, Ay ve yıldızlar yaratıldı. Beşinci gün sularda ve havada yaşayan hayvanlar, kanatlı kuşlar yaratıldı. Altıncı gün Allah “Adem'i kendi suretinde yarattı” ve yedinci gün dinlendi. [11] Bu haberler Kur'an'da yoktur. Kur'an'a göre Allah yorulmaz ve dinlenmeye de ihtiyacı yoktur. Ancak Kur'an da yaratılışın altı zamanda olduğunu söylüyor. Ayrıca bir şeyin olmasını  istediği an “Ol” demesinin yeterli olduğu beyan ediliyor. Bu iki ifade ilk bakışta tezat gibi görünüyorsa da, “Ol der ve olur” sözü Allah'ın kudretini, altı zaman sözü ise, geçmişte alemi nasıl yarattığının haberi oluyor. Zaman İfadelerinde kullanılan “Yevm” kelimesi Kur'an'da  çeşitli manalara gelir. Bazı ayetlerde 12 saat, yani gece ve gündüz veya 24 saat bir gündür. Yİne Allah'ın yanında bir “Yevm”in insanların bin senesine mukabil olduğu söyleniyor. Başka bir ayette “Gün”ün karşılığı elli bin sene olarak gösteriliyor.   Bunlardan “Yevm” kelimesinin anlamını insani ölçülerle sınırlamanın mümkün olmadığı, ancak alemin altı zaman sürecinde yaratıldığı anlaşılıyor.

Tevrat insanın yaratılışı hakkında “Tanrı Adem'i kendi suretinde yarattı” diyor. Kur'an'da böyle bir ifade yoktur. Kur'an;

“Zatına benzer hiç bir şey yoktur” [12] ayetiyle Adem'in ve oğullarının Tanrı'nın suretinde yaratıldığı görüşünü reddediyor. Ancak Tevrat ayetine paralel bir Hadis rivayeti sebebiyle Tevrat'ın bu ifdesi Müsliimanlarca görme, işitme vs. gibi Tanrı'mn “Kendi sıfatında” yaratıldığı seklinde yorumlanmıştır. Kur'ana;

“Adem'in yasak ağaçtan yediği” [13] haberi vardır ki, buna göre, ağaçlar ve bitkiler Adem'den önce yaratılmış olmalıdırlar. Yine “Siz ikiniz ondan bol bol yeyiniz, fakat “Şecereye” yaklaşmayınız” [14] ifadeleri daha önce ağaç ve üzerinde bittiği toprağın varlığı anlamlarına geliyor. Daha sonra da insanın “Nutfeden” [15] yaratıldığı ifadelerinden Kur'an'ın insanın biyolojik tarihine değil, yaratılışındaki bazı safhalara işaret ettiği sonucu çıkıyor. Bunlar Allah'ın Adem'i bir anda yaratmış olmasına engel olmadığı gibi, safhalar halinde yaratmış olmasına da engel değildir. Ancak aşağıdaki ayetler, ilk insanın safha safha yaratılmış olabileceği anlamını güçlendiriyor. Ayrıntılar bilinmemekle birlikte, tabiat bilimcilerinin ve tabiat tarihçilerin çalışmalarıyla bazı Kur'an ayetleri arasındaki ilgi hayret vericidir. İstikbalde yapılacak bilimsel çalışmaların konuya daha berrak ışık tutacağı şüphesizdir:

“İnsanı yaratmaya çamurdan başladı [16]

“Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi.” [17]

“İnsan üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi? (Yani insan üzerinden öyle uzun süreler geçti ki henüz kendisi, anılan bir şey değildi. Topraktan süzüle süzüle çeşitli merhalelerden geçerek uzun zamanı aşarak nihayet nutfe haline geldi).” [18]

“Oysa O, sizi aşama aşama yarattı” [19]

“Sonra onu düzeltti, ona kendi ruhundan üfledi” [20]

“Sonra onun neslini bir Özden, hakir bir su(yun tizün)den yaptı” [21]

“Sizi ondan (yani yerden) yarattık yine oraya döndürürüz ve sizi bir kez daha ondan çıkarırız” [22]

“Ki, siz, mutlaka tabakadan tabakaya bineceksiniz [23]

Yukarıdaki ayetlerin yorumunda İhvan us-Safa risalelerinin yazarları, İbn Miskaveyh vs. gibi İslam alimleri insanın tekamülle yaratıldığını söylemişler, ancak bilimsel temele yerleştirememişlerdir. [24] Günümüz müfessirlerinden Süleyman Ateş de;

“Onu düzenle(yip insan şekline koydu)ğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman hemen ona secdeye kapanın” [25] ayetindeki “Zaman, süre, feiz┠anlamından, Adem'in zaman süreci içinde yaratıldığı kanaatına varmaktadır. Dinler için önemli olan Allah'ın yaratma fiilinin inananlarca kabulüdür. Nasıl yaratıldığı, mahiyetinin ayrıntıları, bilimsel araştırılması ve yorumlan ile günümüzde Fen Bilimleri yakından ilgilenmektedir.

İslam'ın “Ehl el-Kitab” olarak isimlendirdiği Yahudi, Sabii, Hıristiyan ve İslâm dinlerince de genel görüşe göre, ilk İnsan, diğer bir ifade ile günümüz insan soyunun ilk atası Hz. “Adem”dir. Allah yeryüzünü insan soyunun yaşayabileceği bir duruma getirdikten sonra Adem ve Eşini arza indirmiştir. [26] Günümüzün naklî bilgileri ışığında bu inişin mahiyeti ve tarihini belirlemek henüz güçtür. Bazı müslüman düşünürler Kur'an'ın El'araf suresinin 2. Ayetinde;“Sizi evvela yarattık, sonra size suret verdik” ve Meryem 58. ayetinde “İşte bunlar, Allah 'in kendilerine nimetler verdiği peygamberlerinden Adem'in zürriyetinden, Nuh ile beraber taşıdıklarımızdan,  İbrahim ile İsmail'in neslinden,hidayete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir”, ifadesindeki peygamberlerin Adem soyundan geldiğini vurgulamasını, Adem soyu dışında da insanların olabileceği işareti kabul ederek Adem öncesinde de Allah'ın başka bir insan soyu yarattığının nakli delili şeklinde yorumlamışlardır. [27] Yine Kur'an'daki adem kelimesinin bazı ayetlerde Hz. Adem anlamında özel isim, bazı ayetlerde insan anlamında cins isim olarak kullanıldığını ifade ederek yorumcuların ve düşünürlerin dikkatini çekmişlerdir. Bilimsel araştırmaların da gelişmesiyle gelecekte konunun daha da açıklığa kavuşacağı şüphesizdir.

Tevrat'da Hz. Adem'in eşinin ismi, ilk kadın olarak “Havva”dır. Kur'an'da isim zikredilmez. Tanrı emrini çiğnemeleri sebebiyle bu çiftin cennetten çıkarıldığı rivayet edilir:

“Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde kalıp bir süre yaşamanız lâzımdır”, [28] denir. Ceza olarak içinden çıkarıldıkları “Bahçe” anlamındaki Cennetin dünyada veya dünya dışında olup olamayacağı konusunun tartışmaları devam etmektedir.

Kur'anı Kerim Hz. Adem'in dünya hayatından, başka bir ifade ile cennet dışındaki hayatından bahsetmez. Ancak daha önce O'na eşyanın;

“Bütün isimlerinin öğretildiği” [29] söylenir kî, buradan Hz. Adem'in tabiat veya başka şeyler hakkında bilgi sahibi olduğu anlaşılıyor. Tevrat, Adem oğullarından Kabil'in çiftçilik, Habil'in hayvancılık yaptığını ve iki kardeşin aralarındaki anlaşmazlığı haber veriyor. [30] Kur'an ise, isim zikretmeden bu iki kardeş arasında ortaya çıkan kıskançlık, kavga ve öldürme olayına işaret ediyor. [31] Bu rivayetleri Peygamber Adem'in yaşaması muhtemel çağlara işareti bakımından değerlendirmek mümkündür. İnsanlığın ziraata ve hayvancılığa geçtiği devirlere işaret eden deliller sayılabilir. Günümüz arkeolojisinin bilinen keşifleriyle tarihiendirmek de mümkündür.Kur'an'da Hz. Adem'in  oğullarından “Şif”den  söz  edilmez. Müfessirlerin bu konudaki açıklamaları tamamen Tevrat ve Talmud haberlerine dayanır. [32]

İlk insanla ilgili diğer dinlerin görüşleri ise, her dinin kendi yapısına göre farklılıklar gösterir. Efsanevi yaratıcılara dayandırılır. İnsanın bir yaratıcı tarafından yaratıldığı ve insanlığın da ondan türediği düşüncesi dinler arası yaygın, ortak bir inançtır. Örneğin Eski Yunan'da Zeus “Pandora”yı, Eski Türklerde Karahan “Kişiyi” yaratmıştır. [33]

 

2- Tarihi Buluntular Ve Yorumları

 

Tarihin yazısız devirlerinde yaşayan toplumların inançları hakkındaki sualler çok eski devirlerden kalma arkeolojik buluntularla, bu buluntuları günümüz ilkel toplumlarının inanç ve âdetleriyle karşılaştırılması ve yorumlanmasıyla cevaplandırılmaya çalışılır.

Çeşitli bölgelerde üzeri taşlarla örtülü tarih öncesi devirlerden kalma iskeletleri   kemikleri bulunmuştur. Bunlardan bazılarının çömelık, mSbnvonal şekilde gömülmüş oldukları ve bugünkü ilkel kavimlerdekt ölü, 1 şekillerine benzediği görülür. Van Tilki Tepe mezarlarında olduğu W bazen bu iskeletlerin bulunduğu çukurlar kırmızı renklidir, cesetlerin girine kırmızı bir sıvı veya kırmız, bakır dioksit serpilmiştir. Cesedin fümesinden sonra kemiklerin üzerinde bu kırmızı maddelerin kalmasının özel bir şekilde gömüldüğünün açık delilleridir. Mezolitik ve Neolitik ve yeni Taş) devirlerinden kalma kafataslarının batı yönüne dönük olduğu görülür. Daha sonraki devirlerde de görüldüğü gibi, sanki vücut kendinden ayrılan ruhuna, güneşin battığı yerde bulunduğu tasavvur edilen ölüler âleminin yolunu gösteriyor gibidir. Yine Taş Devrinde görülen ve Tunç devrinde yaygın hale gelen ölülerin yakılması âdeti, cesede bağlı olmayan bir ruhun bulunduğuna ve ölümden sonra yaşad.ğına dâir bir inançla ilgili olmalıdır. Tunç devrinde rastlanan cesetlerin  üzerlerinin taşla bastırılması, çömelik cesetlerin sıkıca bağlanmaları, küpleri  içine katılmaları veya bazı uzuvlarının kırılmaları, koparılmaları gibi âdetler, ölülerden korkulduğunun açık delilleridir. Bu türlü gelenekleri, günümüzde bazı ilkel kabilelerde de görmekteyiz. Ölülerden, hastalık veya tabiat üstü kuvvetlerle ilişkileri olduğu tasavvurlanyla da  kaçılmış,korkulmuş olabileceği ihtimali üzerinde de durulabilir. Fakat elimizde yeterli kanıtlar yoktur. Cesetlerin sakatlanması, bağlanması vs. gibi işlemler ölülerden korkulduğunun, kötülüklerinden emin olma girişimlerinde bulunulduğunun açık görüntüleri olmalıdır.

Bazı ilkel kabilelerde de görüldüğü gitti, cesetlerin kırmızıya boyanması, ölülerin dostluğunu kazanma, insan üstü güçlerinden yararlanma gayretlerine yönelik olabilir. Kırmızı boya, kanın yerine geçiyor olmalıdır. O zamanlar kan, içinde özel bir kuvveti içeren bir sıvı sayılmalı ve bu hayatsal gücün ölülere yardımda bulunabileceğine inamlmalıdır. Taş Devri'ndeki bazı gelenekler, ölülerin tasavvur edilen özel gücünden faydalanılmağa Çalışıldığını da göstermektedir. Örneğin kırmızıya boyanmış alt çene kemiğinin muhafaza edilmesi vs, gibi. Hatta, gücünün taşıyıcıya geçmesi için tarih öncesi devirlerin insanı, onu beraberinde taşımış da olabilir. Onu, kendisine güç kazandıracak bir muska (amulet) olarak görmüş olabilir.

ndisine güç kazandıracak bir muska (amulet) olar yoksa düşüncesi iskelet sahibine hakaret etmek değildir.

Ölünün gömülmesinde, cenaze ile beraber ölünün hayatında taşıdığı bazı aletler ve ziynet eşyaları da gömülmüştür. Bunlar, sahiplerine uğur getiren, musibetlerden koruyan, gizli kuvvetlerle yüklü muskalar olmalıdır. İlk zamanlar sadece süs eşyaları olarak kullanılırlarken, sonradan kendilerine tabiat üstü kuvvetler isnat edilmiş olmalıdır. Taş Devri mezarlarında hayvan dişlerine ve kıymetli taşlara rastlanmıştır. Altın ise, Neolitik (Yeni Taş) Devirde ortaya çıkmaya başlar. Tunç Devri'nde, kutsal sayılan mineral, bitki ve hayvan nesneleri tunç kaplarda veya deri torbalar içinde ölülerin yanına konmaktadır. Ölü, hayatta iken bunları taşımış, kullanmış olmalıdır. Taş ve Tunç devirlerinde ölünün yanına günlük hayatta işe yarar hiç bir kıymeti olmayan küçük taş veya tunç baltaların, heykelciklerin vs.nin konduğu da görülür. Muhtemelen bunlar, muska cinsinden, büyülü güçlerine inanılan eşyalar olmalıdırlar.

Mezarların önlerindeki toprakların kullanılmış olması ise, daha sonraları ölülerin çeşitli şekillerde kutsaîlaştırılmış ve kendilerine hürmet edilmiş veya mezar başında dinsel âyinler yapılmış olabileceği ihtimallerini ortaya koymaktadır.

Taş Devri sonlarından kalma bazı mağaralarda av sahnelerini gösteren kabartmalara rastlanmıştır. Bunlar süsten daha çok, avlamayı düşündükleri hayvanlara karşı yapılmış birer büyü olmalıdırlar. Yine, Güneş'e ve Ay'a benzer kabartmaların bulunması, Güneş'e ve Ay'a hürmetin, tazimin olabileceği kanaatini uyandırmaktadır. Bronz Devri'nâ&n itibaren sık sık Güneş'i temsil den şekillerin bulunması ona karşı daha önce de bir tazimin olabileceği kanaatini kuvvetlendirmektedir. Fakat tarih öncesi insanın, insan suretindeki ulûhiyetlere inanıp inanmadığı konusunda kesin bilgimiz pek yoktur. Gerçi bazı mezarlardan küçük insan figürleri çıkarılmıştır, ama bunların tanrılar olarak tazim edildiklerini ispat etmek güçtür, ölünün kendisi de resmedilmiş olabilir. Ancak bulunan figürlerin çoğunun kadın oluşu, göğüs ve karın kısımlarının olağan üstü bir şekilde, abartılarak belirtilmiş olması, bunların yüksek varlıklar olarak düşünülebileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir. İdol ismi de verilen bu figürlerin, basit heykelciklerin, her hangi bir felâket veya hastalıktan kurtulmak maksadıyla büyü veya adak olarak kullanılmış olmaları da muhtemeldir. Burdur Hacılar Nahiyesi ve Konya Çatal Höyük kazılarında ortaya çıkan kadın figürleri Geç Paleolitik ve Neolitik Devirlerde “Büyük Ana” yatandığını gösteren nesnel örneklerdir. Tokat Horoz Tepede bulunan Tunç devrine ait çocuğunu emziren bir ana heykelciği, Kalkolitik Çağda idollerle temsil edilen Büyük Ana (Ana Tanrıça) kültünün devamını gösterdiği gibi; Çorum Alaca Höyük ve Tokat Horoz Tepe boğa ve geyik heykelcikleri de, bazı kutsal hayvanlara inanıldığını, onlara tazim edildiğini göstermektedir Ancak biz, tarih öncesi insanların tanrılarını nasıl tasavvur ettiklerini, bilgi yetersizlikleri sebebiyle kesin olarak bilemiyoruz . Mezarlara konan eşyalar, muhtemelen “Yeraltı Tanrılarına” sunulan çeşitli hediyeler de olabilirler. Mezarlarda bulunan sığır, köpek, keçi ve koyun kemikleri mezar başında kesilen ölüye kurban geleneğinin varlığına işaret olabilir.

Tarih öncesi devirde ölümden sonraki hayata, Ulu Tanrı'ya ve yüksek varlıklara inancın olduğu muhakkaktır. Ancak mücerret inanç ve düşünceleri günümüze ulaştıracak yazı vs. gibi vasıtalar henüz icat edilmediği için kesin yorumlar yapmak güçtür. Olmadığını iddia etmek haksızlık olur. Çok tanrıcılık kalıntıları şeklinde belgeler bırakan bu çağlarda Ulu Tanrı ve vahdaniyet inancını tebliğ eden peygamberlerin de gelmesi muhtemeldir. Kutsal kitapların rivayetleri örneklerle doludur. Hz. Adem ve İdris bunun ilk örnekleridir. Hz. İdris'in Tevrat'daki ismi Henoh'dur. [34] Kuran;

“O çok doğru bir peygamberdi, onu yüce bir yere yükseltmiştik” [35] buyurarak övgüyle anar. Ne zaman ve nerede yaşadığı hakkında tarihi bir belge bulmak mümkün değildir. Ancak torununun Hz. Nuh olduğu yolundaki Tevrat haberleri dikkate alınırsa, Kuzey Arabistan'da İrem bölgesinde (Lût Gölünün güney batısında) 4. bin yıl sanlarında, yaşamış olması muhtemeldir. [36]

 

ESKİ MEZOPOTAMYA DİNLERİ

 

Eski çağların Orta Doğu kültürlerinin taşıyıcıları dil ve ırk yönünden farklıdırlar. Aralarındaki kültür birliği ve kökler Sümerlİlere kadar inen Mezopotamya etkisidir. Sümerlilerce geliştirilen çivi yazısı çoğu Batı Asya kültürlerince, özellikle dînî alanlarda kullanılmıştır. Verimlilik, bereket ve büyü kültleri ve tasavvurları çeşitli isimler altında günümüze kadar gelmiştir. Bölgenin Kur'an'da adı geçen Peygamberlerin de yaşadıkları, faaliyetlerini sürdürdükleri, çoğu kez karşı çıktıkları çevreler olması; hâlen aramızda yaşayan bâtıl inançlara kaynak teşkil etmeleri; bizim de üzerinde yaşadığımız coğrafî çevreler olmaları; önemini bir kat daha artırmaktadır. Günümüz politeist inançlarının kökenlerine de ışık tutan en eski yazılı belgeleri içerdiği gibi, Eski Arabistan çok tanrıcılığı ve putperestliğine de ışık tutması bakımından Eski Mezopotamya din ve kültürlerinin bilinmesi İslam tarihi için de çok değerlidir.

19. Yüzyıl başlarına kadar bilgilerimiz Heredot, Strabo, Alexandır Polyhistor vs. gibi Eskiçağ tarihçilerinin haberlerine ve Bâbil'deki Bel Rahibi Berossos'un (m. ö.260) eserlerinden kalma bazı bilgilere dayanıyordu. Ayrıca, Kitab-ı Mukaddes'in haberleri de bazı açıklamalar getiriyordu. Çivi yazısının çözülmesi, ilim dünyasına geniş ufuklar açtı. G. Grotefend'in ilk defa, Farsça çivi yazılarını okumayı başarmasından sonra, Elam ve Bâbil çivi yazıları da çözüldü. Bölgenin kültür hayatı kısmen aydınlandı. Yapılan arkeolojik kazılarda Mezopotamya'nın dîni ve kültürüyle ilgili çok zengin bir malzeme ortaya çıktı. Bilhassa Asurbanibal'ın (m.ö.668-626) kendisine kadar gelen edebi eserleri ve çivi yazısı ürünü kitabeleri Ninova Saray kütüphanesi için kopya ettirmesi ve bunların elimize geçmiş olması, bilgilerimizi zenginleştirdi. Bugün, bu kütüphanenin büyük bir kısmı Londra British Müzesinde saklanmaktadır.

Bölgenin kültür taşıyıcıları, henüz kökleri belli olmayan, ancak dillerinin Türk Dili yapısına yakın olması sebebiyle bölgeye kuzeydoğudan geldikleri tahmin edilen Sümerlilerdi. Burada ziraat ve ekonomide yüksek bir kültür kurmuşlardı. Arkeolojik kazılarda, bunlarla ilgili yaklaşık 250 bin kadar çivi yazılı tablet bulunmuştur.  Çivi yazısı, m. ö. 3500 yıllarında ortaya çıkmış olmalıdır ve insanlığın bilinen en eski yazısıdır. Önce resim yazısı şeklinde başlayan bu yazı zamanla gelişerek şematik çivi yazısı haline gelmiş ve heceleri ifâde eder olmuştur.

Sümerliler'in inançlarıyla ilgili en eski delillerin ortaya çıkmasını arkeolojiye borçluyuz. Yaratılışla ilgili Sâmî efsanelerin kaynağı da yine Sümerlilerdir. Hatta, Sâmî edebiyatının meşhur Gılgamış ve Tufan efsaneleriyle ilgili bir kısım muhtevaya da Sümerce metinlerde rastlanır.

Bu medeniyetin kökleri m. ö. 4500-4000 yıllarına kadar iner. Yapılan kazılarda bu devirlerden kalma çok sayıda Ana Tanrıça ve boğa figürlerine rastlanmıştır. Sümerliler buraya m.ö. 3500 yıllarında gelmişler ve yüksek bir kültürü oluşturmuşlardır. Bölgenin hâkim dili Sümerce olmuştur. M.ö. 3000 yıllarına gelindiğinde bölgede en az 12 şehir devleti kurulmuştu. Kiş, Uruk, Ur, Nippur, Lagaş, Larsa vs. bunlardandı. Devletlerin her biri surlarla çevrili bir şehir ve çevresindeki köy ve arazilerden oluşuyordu. Şehrin merkezinde birer tapmak bulunuyordu. Şehrin idaresi önceleri halkın elinde iken, şehirler arası savaşlar krallıkların doğmasına sebep olmuştu. Günümüze ulaşan bir belgedeki Sümer krallar listesine göre, Tufandan önce sekiz kral yaşamıştı. Şehir devletlerini birleştiren ilk kral Kiş hükümdarı E tana'dır (m.ö. 2800). Şehirler arası mücadeleler sonunda zayıflayan Sümer, önce Elâmlıların (m.ö.y. 2530-2450), sonra daAkadların (m.ö 2234-2279) saldırılarına uğramış ve istila edilmiştir. Sümerlİler zaman zaman bağımsızlıklarını kazandılarsa da Sümer medeniyeti en son ihtişamını 3.Ur sülalesi zamanında yaşamıştır. İlk kral Ur-Nammu bilinen en eski kanun derlemesini hazırlatmıştır. Amorilerin Mezopotamya'yı ele geçirmeleriyle m.ö.1900 den sonra özgün kimliklerini kaybetmişlerdir. Fakat dilleri dinsel metinlerde yaşamaya devam etmiştir.

 

1- Sümerluerin Dinleri

 

Literatür:

1- Eduard Meyer, Geschichte des Altertums, c. 1-2, Stuttgart 1954, s.453-463.

2- Helmer Ringgren, Religions of the Ancient Near East, London 1973, s.1-46.

3- F.Heiler, Die Religionen der Menschheit, Stuttgart 1959, s.178-186.

4- H.Schrn Ökel, “Sümer Dini”, Çev. Turhan Özdemir, İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 19, s. 197-217 ve c. 21, s.367-390.

Sümerce'de ulûhiyet İçin kullanılan deyim “Dingir” aynı zamanda “Gök” anlamına da gelir. Eski Türkçe'deki “Tengiri” kelimesini hatırlatır. Hiyeroglifinde kullanılan işaret “Gök” manasında “An, anu” şeklinde telaffuz edilir. “Yüksek, ulu” anlamını da içerir. An Sümer-Bâbil ilâhlar meclisinin başıdır. Allah anlamındadır.

Onun hiç bir putu ve heykeli olmamıştır. Mekânı gök kubbenin en üst katmdadır. Diğer ilâhlar ona saygı gösterirler, onu ziyaret ederler. Mabedinin Uruk'dakiadi E-an-na (Gök Evi) dir. Her şeyin sahibi ve diğer ilâhların atası sayılır. [37] “Ulaşılması mümkün olmayan uzaklarda oturur ve güncel dini hayatta görülmez. Ancak yaratılış  efsanesine göre, An, Kive kâinat   Tanrıça   ve ezeli-ebedi  varlık Nammu  tarafından yaratılmışlardı.”[38]

Karısı sayılan “Kî” (Sâmice Antu, Enki) yer tanrıçası veya yerin kendisi kabul edilirdi. Daha sonraları yerini İnanna'ya bırakmıştır. Anlil, An'ın oğlu, fırtına ve havanın tanrısıdır. Atmosferin hâkimidir. Nippur şehrinin ilâhı sayılmıştır. Bu üç ilâh (An, Anlil, Enki) Sümer panteonunun başında bulunurdu. Diğer ilâhlar daha aşağı kademelerde sayılırdı.

İnanna, An'ın kızı ve Uruk şehrinin saygın tanrıçasıydı. Daha sonraları An'ın karısı olarak da yorumlanacaktır. Batı Asya, Yunan ve Roma sanatında yaygın olarak görülecek ismine İştar, Afrodit, Venüs olarak sık sık rastlanılacaktır. İnanna (İştar) Dumuzi (Temmuz) motifi bütün bölgelerde görülecektir. Tüm Orta Doğu ve Ak Deniz havzasını etkileyecek büyük tanrılar da ortaya çıkacaktır. Bunlar Güneş İlâhı Utu, Ay İlâhı Narma, Savaş Tanrısı Ninurta, Yeraltı Tanrısı Nergal ve karısı Ereşkigal idiler. Tanrılar ilgili tabiat gücünün idarecileri sayılırlardı. Fakat tabiatla özdeştirilmezlerdi. İlâhlar arası ilişkiler insan aileleri ve akrabalıkları gibi tasavvur edilirdi. Bu ilişkiler çeşitli yorumlarla anlatılırlardı. Çeşitli yüzyıllarda yapılan yorumlarda, ülkeler ve imparatorluklar arasında ilâhlarla ilgili çeşitli görüşler türemiştir. Bâbil, Yunan ve Roma panteonlarında (tanrılar meclislerinde) değişik isimlerle anılmalarına sıkça rastlanır. Örneğin Ninhursak, kültü Anadolu'dan Roma'ya kadar yaygınlık kazanacak Ana Tanrıça Kübele'nin (Sibel'in) öncüsüdür.

Şehir devleti aynı zamanda “Tanrı Ülkesi” sayılırdı. Şehir işlerinin idaresi, ziraat işlerinin organizasyonu mabette yapılırdı. Mabet, aynı zamanda devletin idare ve taht merkezi idi. Mabetlerin yanında Sümerlilere has kutsal yapılar olan Zikkuratlar da görülür. Bunlar, merdiven şeklinde yükselen piramit kulelerdir. Meşhur Bâbil kulesinin ilk örneklerini teşkil ederler.

Ayinlerde en büyük vazife râhîp krala düşerdi. Kendisine âyin esnasında diğer rahipler yardım ederlerdi. İnanna-Dumuzi âyinlerinde rahibeler de yer alırlar, kutsal fahişelik görevlerini yerine getirirlerdi. Bu davranışlar ülkede bereketin yaygınlaşması için âyinin bir parçası idi. Bitki ve hayvan kurbanlarının sunulduğu takdis edilmiş su ve buhurun kullanıldığı âyinler, İslâm'dan önce Araplarda Kabe tavaflarında görüldüğü gibi, çıplak olarak yerine getirilirdi.

 

Ahiret İnancı

 

Sümerlilerde ölümden sonra ruhun yaşadığına dâir inançlarının olduğu, mezarlarına koydukları eşyalardan anlaşılır. Ruh, yeraltı âlemine, yeraltında bulunduğuna inanılan Habur nehrini geçerek giderdi. Bazı görevli ruhlar da, ona refakat ederlerdi. Fakat bu ölüler âlemi, dönüşü olmayan neşesiz bir yer sayılırdı. Bunun için Sümerliler dualarında, uzun ömür, sağlıklı hayat isterlerdi.

 

2- Babil Ve Asur Dinleri

 

Literatür:

1- Helmer Ringgren, Religions of the Ancient NearEast, London 1973, s. 49-121.

2- Cari Clemen, Die Religionen der Erde, c. I, s.42-61.

3- F.Heiler, Die Religionen der Menschheİt, s. 178-197.

4- Mehmet Taplamacıoğlu, Karşılaştırmalı Dinler Tarihi, Ankara 1966, ss. 82-90.

m.ö. 2600 yıllarından beri, Sami soydan bazı kavimlerin Mezopotamya topraklarına göç ederek, pek çok şehir devletleri kurduklarını biliyoruz. İlk Sami hakimiyeti, I. Sargon'un (m.ö.2350) Akad Devleti'ni kurması ile başladı. Sümer, Ur şehrinin 3. hanedanı 2. Sami ayaklanmasıyla yıkıldı. m.ö. 2000 yıllarında Kenan göç dalgalarıyla Güney Mezopotamya'da İsin ve Larsa hakimiyetleri kuruldu. Önce bir Doğu Kenan hanedanı Babil'i başkent yaptı, onun en meşhur hükümdarı Hamurabi idi. Babilin bu ilk hanedanı m.ö. y.1530 da son buldu. Bu zamanlarda Anadolu Hindu-Cermen bir halkın idaresinde idi. Zağros dağlarından güneye inen Kassitler Mezopotamya'nın karışık durumundan istifade ederek hakimiyetlerini kurdular. Ancak üstün Babil medeniyetinin etkisi altında kaldılar. Bölgenin kuzeyinde Asur imparatorluğu güçlenirken, selefleri Hurri ve Mitanni'lerin tesirleri de devam ediyordu. Gelişen Asur devleti kısa zamanda tüm bölgeye hakim oldu, bir süre için Mısır'ı dahi (m.ö.681-612) istila etti. m.ö. 625-538 de Aramilerin Kaide hanedanı ortaya çıktı. Bu devletler yüzyıllar boyunca dünyanın hakim devleti rolünü oynadılar. Sami olmayan Sümer kültürüyle, Sâmi kavimlerin kültür ve inançlarının karışımından yeni sentezler ortaya çıktı ki, biz bu suretle Bâbil ve Asur dinlerinden söz edebiliyoruz.

 

2. 1- Tanrılar Sistemi

 

Babil ve Asur dini çok tanrılı bir görünüm arz eder. Bâbil, başlangıçta pek çok şehir devletlerinden ibaretti. Din de pek çok tabiat ilâhlarının mahalli kültlerinden gelişmişti. Her bir kült yeri, kâinatın sureti ve en yüksek ilâhın kendi makamı olduğunu iddia ediyordu. Başlangıçta 600'ün üzerinde hürmet gören ulûhiyet vardı. Sonraları bunlar birbirleriyle karışarak hakim şehrin koruyucu ilâhları olarak kabul edildiler. Böylece Kral Hamurabi (m.ö.1728-1686), Babil'i başşehir yaptığında İmparatorluğunun dînî merkeziliğİne de yükseltti. Bâbil şehrinin ilâhı Marduk ilâhlar meclisinin başına geçti. Diğer ilâhların hakimiyeti Marduk karşısında çözüldü. Astrolojik sistem rahiplerin gayretleriyle Marduk'a atfedildi. Tevrat'ın haber verdiğine göre [39] Bâbil'de yapılan ve göklere ulaştığı söylenen kule de, Marduk şerefine yapılmıştı. Arkeolojik kazılar neticesinde, bu kulenin sadece 90 m. yüksekliğinde olduğu anlaşılmıştır. Daha sonra, Asurlular da kendi bütün ilâhlarını Marduk'da birleştirdiler.

Tanrı Asur'a tazim ve tapma, Kral Sanharib (m.ö.705-681) zamanında yaygınlaştı. Tanrı Asur, Asurlulann yaratılış mitolojisinin anlatımında bahar ve ekinoksta (gece ve gündüzün birbirine eşit olduğu gün) başlanan yeni yıl bayramının baş şahsiyeti olmuştu. Tevrat'ın bildirdiğine göre Hz. İbrahim'in terk ettiği Kalde'nin Ur şehrindeki Sümerlilerden kalma mavi sakallı Ay ilâhı Nannar'dı. Bu ilâh Harran'da Sin İsmiyle anılmıştı. Akadlarm nizamı ve adaleti koruyan güneş ilâhı Şamaş'a kuzeyde Nippur ve güneyde Larsa şehirlerinde ibâdet edilmişti. Şamaş, Nannar-Sin'in oğlu sayılıyordu kî, aya İbadetin ne kadar eski olduğunun bir işaretidir. Gök ilâhı Anu'ya eski bir şehir olan Uruk'da hürmet ve İbâdet edilirdi. Bundan başka Ea (Sümerce: Enki) tatlı su okyanusunun, Nergal yeraltı dünyasının ve ölüler âleminin ilâhları sayılırdı.

Bu dindeki dikkat çeken hususlardan biri, büyük ilâhlar üçlülüğünün (teslis'İn) ortaya çıkmasıdır. Yalnız bu ilâhlarda, ebedî kurtarıcılık özelliği yoktur. Panteonun başında üç kozmik ulûhiyet vardı. Gök tanrısı Anu (Sümerce: An) idi, Helenistik devirde Zem ile özdeşleştirilmişti. Tanrıların başı ve tüm ilâhların atası ve hakimi idi. Diğer ilâhlar ondan sudur etmişti. Bir nevi vahdet dinlerindeki Allah kavramını ifade ediyordu. Yerin ve dağların ilâhı Ellil İdi, onun proto tipi Sümer hava tanrısı Enlil idi. Suların ilâhı, rabbi ise Ea (Sümerce:Enki) idi. Sümerlilerdeki gibi hikmetin, yeminin kuruyucusu ve insanların dostu sayılırdı. Yeraltı âleminin ve suların hakimi sayılırdı. Daha sonraları da hareket ve dönüşün semavî üçlülüğü, güneş (Şamaş), ay (Sin), yıldızlar (İştar) birliği ortaya çıktı. Güneş ilâhı Şamaş, Sin'în oğlu sayılır. Batı Samilerince çok hürmet edilen, adaletin koruyucusu bir ilâhdı. Susa harabelerinde bulunan Hamurabi Kanunları Şamaş adına yapılmıştı. Yaklaşık 300 paragraftan oluşuyordu. Seleflerinden I. Sargon gibi, O da kendinin beklenen Mehdi olduğuna ve bu kanunlarla dünyadaki adaleti gerçekleştireceğine inanıyordu. Yine Sin'in kızı ve Şamaş'ın kız kardeşi sayılan İştar (Sümerce:İnanna) Sabah ve Akşam yıldızının (Venüs Gezegeninin) temsilcisi idi. Verimlilik ve duyusal aşkın Ana tanrıçasıydı. Pek çok verimlilik ilâhını kendinde birleştirmişti. İştar Arbela şehrinin tanrıçası idi, adına meşhur bir tapmak yapılmıştı. Sonraları Ninova'nın da tanrıçası olmuştu. Asurlular tarafından av ve savaş ilahesi, aynı zamanda aşk tanrıçası ve ana tanrıça sayılması nüfuzunun yaygınlaşmasına sebep olmuştu. Kendisine yapılan ibâdetlerde kutsal fahişelik de bulunmakta idi.

Bu semavi üçlülüğe Hz. İbrahim'in karşı çıktığını, ona karşı mantıki gerekçeler ileri sürdüğünü Kur'an [40] onaylıyor. Doğup batan ve geçici şeylerin tanrı olamayacağını vurguluyor.

Temmuz (Sümerlilerde Dumuzi, Fenike ve Yunan'da Adonis) İştar'ın oğlu ve sevgilisi sayılırdı. Zamanla kuvvetlenerek bitkiler ilâhı karakterini almıştı. Güzün çürüyüp ölen ve baharda tekrar dirilen tabiatın ebedi tekrarında kendini gösterirdi. Temmuz her sene yaz güneşinin kavurucu sıcaklarında parçalanır ve ölürdü. Aynı şekilde bitkiler de onunla beraber sararır, solardı. Oğlunu kurtarmak isteyen annesi İştar, cehennem yolculuğu ile dönüşü olmayan Ereşkigal ülkesine giderek ölüm kaderini bozmak isterdi. Bu durum Mısırlıların Öziris mitolojisinde de taklit edilmiştir. Elimizde bulunan Temmuz'a ait ilâhiler, bitkiler ilâhının dünyadan ayrılması üzerine ruhanilerle cemaat arasında karşılıklı hitaplarla, kadınların acı çığlıklarıyla söylenen mersiyelerden ibarettir. Bu ibâdetlere Yahudi peygamberlerinden Hezekiyel de şahit olmuştu. [41] Temmuz daha sonra rahiplerin gayretleriyle Eanın oğlu sayılmış ve Mardukla birleştirilmiştir.

Bâbü'in diğer meşhur tanrıları olarak yağmur ve zenginlik dağıtan fırtına tanrısı Adad, Asurtularm savaş ve av tanrısı Ninurta, Amorilerin Tevrat'da anılan mahsulün koruyucusu Dagon zikredilebilir. Marduk'un oğlu Nabu da insanların kaderlerini levhalar üzerine yazan ilâhi kâtipti.

Bütün bu ilâhlar ilk zamanlarda efsanevi kahraman veya başlangıçta şahıslaştırılan tabiat kuvvetleri idiler. Monoteist dinlerdeki melek inancının, ilahlaştırılması olarak da yorumlamak mümkündür. Fakaf daha sonraları insanî şekillerde tasvir ve tasavvur edildiler veya sembolik olarak vücutlaştmldılar. Bütün bu ilâhların kültleri kendilerinde gizli kuvvetlerin bulunduğu sanılan âyinlerle birleştirildi. Bu ibâdetler yeminli özel rahipler tarafından idare ediliyordu.

 

2. 2- Kâinat Tasavvurları

 

Bilinen kâinat, gök, yer ve yeraltı bölgelerine ayrılıyordu. Zikredilen ilâhların üçlülüğü de kâinatın bu nizamına uymuştu. Fakat, Eski Mezopotamya'nın temel tasavvurlarından biri bütün semavî ve dünyevî olayların birbirine eşitliği düşüncesi idi. Bilhassa yıldızlar, ilâhların gizli bir yazısı olarak tasavvur edilmekte ve onun okunuşu, mânâlandmlması insanlar için mümkün olmakta idi. Bundan dolayı Bâbilliler daha ilk zamanlarda yıldızların hareketi hakkında bazı bilgiler geliştirmiş ve yıldızların hareketini büyük bir kesinlikle hesap etmişlerdi. Aynı şekilde haftanın yedi gün, senenin 365 gün olarak hesap edilmesi onlara dayanır. Haftanın yedi günü tanrılara atfedilmişti. Marduk-Jüpiter (perşembe), Nabu-Merkür (çarşamba), Nergal-Mars (salı), Ninurta-Satürn (cumartesi), İştar-Venüs (cuma) idi, bu beş gezegene ilâveten pazar Şamaş'a (güneşe), pazartesi Sin'e (aya) atfedilmişti. Mitolojiler gezegenlerin ilâhlarla ilgisini ve onların karakterini yansıtır. Bu Mezopotamya kültüm daha sonra Yunan ve Romalılar tarafından benimsenmiştir. Tanrılar dünyaları çoktan tarihe karıştığı halde, bugün dahi müneccimlerin kehaneti eski Mezopotamya mitolojilerine dayanır.

 

2. 3- Sihir Ve Büyü

 

Eski Mezopotamya'da metafizik ve ruhsal varlıklarla ilişki kurmak, çeşitli büyü ve sihir yöntemleriyle onlardan faydalanmak, dünyevî arzular için onları yönlendirmek sanatı din adamlarının görevlerinden sayılıyordu. Bir kimseye veya eşyaya olumsuz etkiler için Kara Büyü olabileceği gibi, ondan kurtulmaya, hastalıkları iyileştirmeye yönelik Ak Büyü de olabilirdi. Kökleri Sümer Akad metinlerine kadar inen gizemli faaliyetler, tüm Orta Doğu ve Akdeniz çevresindeki politeist sistemleri etkilediği gibi, Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanları da etkilemiştir. Bu konuda pek çok kitaplar yazılmış ve dinlerin yasaklamalarına rağmen insanların ilgisi önlenememiştir. Aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen Mezopotamya kökeni ve etkisi hâlâ kendini göstermektedir. Kur'an'da Hârut ve Mârut isimli varlıkların Babil'de halkı uyararak sihri öğrettiği anlatılır. [42] Çok sayıdaki arkeolojik literatür de Kur'an'm bu işaretini doğrular. [43]

 

2. 4- Ölümden Sonraki Hayat

 

Eldeki metinlerde iyi amellerin karşılığının dünyada görüleceği, kötü amellerin karşılığının da cezalandırılacağı anlatılmaktadır. Fakat, ahirette ki karşılıktan nadiren söz edilmektedir. İnsanın ölümden sonra vardığı yer, dünyanın batı tarafmdadır. Yedi sur ve yedi kapı ile çevrilidir. Buraya Tanrıça Ailatu hükmeder. Dönüşü olmayan neşesiz bir yerdir. Ölüler tozlarla kaplı, karanlık bir yerde otururlar. Arkalarından içki ve yiyecek kurbanı yapılmadığı müddetçe, bulanık su içerler ve toprak parçaları yerler. Bilhassa (lömülmeyenlerin ve arkasında nesil bırakmayanların durumu çok fenadır. Ancak harpte ölenlerin durumu biraz daha iyidir ve bunlar temiz su içerler. Diğer taraftan bazı metinlerde, ölülerin girişte Anunakis tarafından muhakeme edildiklerinden de bahsedilir.

Ölüler âlemine giden ölüler, orada yarasalar gibi kanattan bir örtü taşırlar. İçinde bulundukları âlem ise, karanlık ve üzeri yok edici bir tozla kaplıdır. Bu toz İştar'ın “Cehennem yolculuğunda” dediği gibi, oranın sakinlerinin yiyeceğidir. [44] Başka bir yeraltı dünyası tasvirinde ölüler âlemi, dünyanın gece tarafı olarak gösterilir. Buranın reisi ölümdür. Ölüm, karanlık ve cinlerle dolu bir devlet sarayında oturur ve emrindeki cinlere emirler verir. Onlar da geceleyin bütün dünya üzerine dağılarak, insanlara uğursuzluk ve fenalık saçarlar.

 

3- Vahdaniyet Tezahürleri Politeizme Tepkiler

 

Sistematik politeizmin en eski örneğini gördüğümüz Mezopotamya'da, “Yüce tanrı” tasavvurlarına Sümer Gök Tanrısı “An”da rastlarız. Ancak ona zevce ve çocuk isnatlarıyla, rahip spekülasyonlarıyla sistematik bir politeizmin çiçekleri açmıştır. Önceleri insan aileleri örneğinde tasavvur edilen ilâh ailelerinin suretleri yapılmıyordu. Zamanla suretleri ve putları da yapılmaya başlandı. Bu gelişmelere tepki gösteren maddî ve tarihî vesikalar yoktur. Bu konudaki en eski bilgiler naklî rivayetlere dayanır. Bunlar Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an haberleridir. Tevrat'ın Tekvin kitabına göre coğrafî bölge olarak Hz. Nuh'un Tufan sçnrası Ur'a yerleştiği anlatılır. Tufan'dan kurtulan aile ve kabile mensuplarıyla birlikte bu bölgeye gelip yerleşmiş olmalıdır. Daha sonra da tebligatını sürdürdüğünde şüphe yoktur. Çünkü torunlarından Hz. İbrahim dedesinin taşıdığı vahdaniyet bayrağını taşımaya devam edecektir.

 

3. 1- Hz. İbrahim

 

Hz. Nuh'un torunlarından Azer' in oğludur. Babası Azer (Tevrat'ta Tarah), annesi Karnebo kızı Emseta'dır.[45] Başka rivayetler de vardır. Doğumuyla ilgili bir kehanetten dolayı Nemrut'un kötülük yapmasından korkulduğu için çocukluğu babasının yanında değil, şehirden uzakta yaşayan büyük dedesi Nuh'un yanında geçmiştir. Talmud rivayetlerine göre Hz. Nuh öldüğünde İbrahim henüz 15 yaşında idi. Yine Nuh'un yanında yetişmiş ve ondan ilk eğitimini almıştı. Daha sonra babası Azer'in yanına, Nemrut'un da yaşadığı şehre, muhtemelen Ur'a geldiğinde 40 yaşlarının üzerinde olmalıdır. Çünkü buradan hicreti esnasında 50 yaşlarında olduğu rivayet edilir.   Ur'da   Allahın   varlık   ve   birliğini tebliğ ederek, çok tanrıcılığa ve putlara   karşı çıkmıştır. Ancak daha önce, muhtemelen Ur'a ilk geldiği zamanlarda babasını ve çevresindeki insanların yıldıza, aya, güneşe taptıklarını görünce bir ara acaba kavmimin İnancında bir doğruluk var mı? diye düşünmekten kendini alamamış, önce yıldızın sonra ay ve güneşin de Allah yanında tanrı olabileceğini düşünmüş, hepsinin sırayla batıp gözden kaybolduklarını görünce,

“Ey kavmim, ben sizin (Allah'a) ortak koştuklarınız şeylerden uzağım, ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben O(na) ortak koşanlardan değilim!” [46] demiştir. Tarihi araştırmalar da Hz. ibrahim'in bu ifadelerini onaylıyor. Allah kavramını ifade eden kelimenin An, En, olduğunu; İştar'ın (yıldızın) kızı, Sin (ay) ve Şamaş'ın (güneşin) oğulları sayıldığını ortaya koyuyor. Kutsal kitaplar Nemrut'un onu ateşe attırarak cezalandırmak istediğini, ancak ateşin yakmadığını, bir mucize olarak ateşten kurtulduğunu anlatırlar. Ateş mekanının açık alan değil, bir bina olduğu;

“Haydin, dediler, bunun için bir bina yapın ve bunu ateşe atın” [47] ifadesinden anlaşılıyor. Talmud, kardeşi Haran'ın da İbrahim'le birlikte ateşe atıldığını, Allah'a güvende bir an şüpheye düşmesi sebebiyle yandığını söyler.[48] İbrahim'in alevler arasından canlı ve sağlam olarak  çıkması  serbest  bırakılmasına yol  açar.  Ancak  üzerindeki   baskılar taşıyamayacağı kadar ağır olmalı kî, ailesiyle birlikte Mezopotamya'yı terk etmek, göç etmek zorunda kalır. Hz. İbrahim karısı Sara'yı, yeğeni Haran oğlu Lût'u alarak beraberindekilerle birlikte önce zamanın merkezi şehri ve konaklama yeri Harran'a, oradan da Filistin bölgesine, Lût gölünün batısına göçer.

Hz. İbrahim'i ateşe attıran Ur şehri hükümdarının kim olduğu hakkında kesin bilgimiz yoktur. Nemrut kelimesi “Sultan, kral, melik, hükümdar” anlamındadır. Özel isim değildir. Batılı Araştırıcılar Tevrat'ın rivayetlerinden hareketle onun Hamurabi veya onun soyundan birisi olabileceği kanaatındadırlar. Bu sebeple Hz. İbrahim'in yaşadığı zaman hakkında m.ö. 20.17. yüzyıllar arasında çeşitli rakamlar verirler. [49] Kanaatımizca ise, Nemrut Akad Devletinin kurucusu I. (m.ö.y.2350) olabilir. Kur'an işaretlerinden hareket edersek, Nemrut'un 1 Sargon olma ihtimali daha kuvvetlidir.  Sami  birliğini sağlayan ilk büyük hükümdardır. Hz. İbrahim'in Filistin bölgesine göçünden sonra ise, tebliğini kendi ailesi içinde sürdürdüğünü, hükümdarlardan uzak kalmaya çalıştığım görüyoruz. [50]

 

3. 2- Hz. Yunus

 

Hz. İbrahim'in soyundandır. Yahudilerin Babil'e sürgün edilmeleri üzerine ailesi de sürgüne gönderilenler arasında bulunuyordu. Asurluların Ninova halkını irşat için görevlendirilmişti. Yahuda kralı Ozıyas ve İsrail kralı 2. Yerobeam (m.ö.785 ) zamanının sonlarına doğru Galüe de dünyaya gelmiştir. Kur'an'ın çeşitli sûrelerinde adı geçer. [51] Kendisine atfen onuncu kürenin ismi “Yunus” dur. Zünnun ve Sahib ul-Hud olarak da anılır. İslamî literatürde künyesi Yunus b. Matta, Tevrat'da Zablon kabilesinden Amittay oğludur. Şehir halkı sözünü dinlemeyince öfkelenip Tanrısal izni almadan şehri terk etmek istemiş ve bir gemiye binmişti. Gemi batma tehlikesi geçirince, suya atılacak günahkârın tespitinde kur'a ona çıkmıştı ve Dicle nehrine atılmıştı. Rivayete göre kendini yutan balığın karnında bir süre (rivayetler 4 dakikadan 40 güne kadar çeşitli süreler verirler) kalmış ve daha sonra balık onu kıyıya atmıştı. Hatasını anlayıp pişman olan Yunus (a.s.) tekrar Ninova'ya dönerek tebligat görevini sürdürmüştür. [52] Bu defa tüm şehir halkı kendisini ve tebliğini kabul etmiştir. [53]

m.ö. y. 600 yıllarında Eski Ahid'de kendisine atfedilen Yunus Kitabı henüz yazılı veya sözlü olarak tespit edilmemişti. Kitabın anlatım malzemesinin kaynağı problem olarak görülür. Sözlü rivaystlerin bilinmeyen bir müellifçe toplanıp üzerinde çalışılması muhtemeldir. Destan dünyanın çeşitli bölgelerine yayılan Yahudilerle taşınmış ve bölgesel şekillere dönüşmüştür. Bu sebeple Eski Yunan ve Hint hikayelerinde de paralel efsanelere rastlanır. [54]

 

3. 3- Hz. Hezekiyel

 

m.ö. VI. yüzyıl başlarında yaşamıştır. Yahuda devletinin yıkılıp halkı Babil'e sürüldüğünde (m.ö.597) halkı arasında idi. Nippur yakınlarında Kebar kanalı üzerindeki Tel-Abib'e yerleşti. Evli idi ve karısı y. 587 de Kudüs kuşatması esnasında ölmüştü. İsrail Oğullarını ve çevresindekileri çok tanrıcılığa karşı korumaya çalıştı. Peygamberliği m.ö. 592 yılında başlar. 571 de halen hayatta idi. Ümit vaazları vererek inananların maneviyatını güçlü tutmaya çalıştı. Kitab-ı Mukaddes'in “Hezekiel Kitabı”nda şahsı ve çalışmaları hakkında geniş bilgi vardır. Yahudilerin Babil esaretinden kurtuluşundan sonra kavmiyle birlikte Filistin'e döndüğü ve görevini orada sürdürdüğü rivayet edilir. Kitabının ortaya çıkışı ise, m.ö. y. 3. yüzyıl olduğu kanaati yaygındır. [55]

Müslüman müfessirler Bakara Suresinde (259) anlatılan olayda, ören yerine yolu düştüğünde önündeki harap binalar karşısında şaşkınlıkla “Allah, bunu böyle öldükten sonra nasıl diriltecek?” dediği için ölen ve yüz yıl sonra tekrar dirilerek, ölüm ve haşri yaşayan hikmet sahibi kişinin Hezekiel (a.s.) olduğu kanaatindedirler. [56]

 

3. 4- Hz. Danyal

 

m.ö.VI. yüzyılda Babil sarayında yaşamıştır. Yahuda kabilesindendi. [57]

Nabukednazar'ın Kudüs'ü kuşatması (m.ö.606)[58] sonunda esir olarak küçük yaşta Babil'e götürülmüştü. Zekâ ve üstün yetenekleriyle sarayın dikkatini çekti. Kendisine hikmet ve rüyaları anlama yeteneği verilmişti. Medler'in ülkeyi fethinden sonra da Darius kendisine saygı gösterdi. Onu vezir tayin etti. Hz. Danyal çevresini aydınlatmaya çalıştı. Fars kralı Kurus'un 3.saltanat yılına (m.ö.536) şahit olduğu rivayet edilir. Ne zaman ve nerede vefat ettiği bilinmez.[59] Kur'an'da ismi anılmamakla birlikte, Müslümanlar arasında şöhret bulmuş, sevilen bir peygamberdir. Tarsus'da ismini taşıyan bir makamı vardır.

Eski Ahid’de yer alan kitabında Hz.Danyal’ın yaşadığıaltı hikaye anlatılır.Bunlardan “ben” üsluplu olan Kitab’ın 2. kısımın m.ö.605 ten önce Babil’e götürülen Danyal tarafından yazıldığı iddia edilir.İçinde bazı rüya ve vizyonların bulunması Yahudi ve Hıristyanlar tarafından ahir zaman hakkındaki kehanetleri olarak algılanır.Metin tahilil ile ilgili araştırcıların kanaati kitabın m.ö.32.Yüzyıllarda ortaya çıktığı yönündedir. [60]

 

ESKİ MISIR DİNİ

 

Mürüvvet Kurnan, Hacettepe Üni.

 

Literatür.

1- Barguit P., Les textes des Sarcophages egyptiens du Moyen Empire, Paris, 1986.

2- Budge Wallis E.A, The Gods of the egyptians, 2 Vol, New York, 1969.

3- Daumas Françoİs, La Civilisation de l'Egypte pharaonique, Paris, 1967.

4- Dunand françoise -Zivie- Coche Christiane, Dieuxet Hommes en Egypte, Paris, 1991.

5- Erman Adolphe, des Pharaons, Paris 1939.

6- Faulkner R., ithe Anrient Egyptian Piramid texts, 2 Vol Oxford 1969.

7- Hornung Erik, les Dieux de l'Egypte, Paris 1986.

8- Kolpaktchy Gregoire, le livre des Mort des anciens egyptiens, Paris 1991.

9- Jacq Christıan, Nefertiti et Akhenaton, Paris 1990.

10- Lalouette Claire, Textes sacres et textes profanes de l'ancienne Egypte, Paris 1987.

11- Leveque J., Sagesses de l'Egypte ancîenne, Paris 1983.

12- Montet Pierre, L'Egiypte eternelle, Paris 1970.

13- Moret Alexandre, le Nil et la civilisation egyptienne, Paris 1929.

14- Rachet M.F. et Guy, Dictionaire dela civilisation egyptienne, Paris 1970.

15- H.J.Schoeps, Religionen Gütersloch 1964, s.78-93.

16- Traunecker Claude, les Dİeux de t'Egypte, Paris 1991.

17- Helmuth von Glasenapp, Die nichtchristlichen Religionen, Frankfurt 1957, s.25-37.

18- Talat S. Halman, Eski Mısır Şiiri, İstanbul 1972.

19- E. A. Wallis Budge, The Book of the Dead, New-York.

Firavunlar ülkesi Mısır, Dünya tarihinde en-Eski yazılı metin ve belgelerin ortaya çıktığı, inanç tarihiyle ilgili en eski metinlerin Mezopotamya'dan sonra bu bölgede bulunması pek çok yönden önemlidir. Ayrıca Kur'an'da adı geçen Peygamberlerden Hz.Yusuf (m.ö. XIV.yy.) ve Hz. Musa'nın yaşadıkları çevreler ve Firavunlarla ilişkileri olması bakımından da Müslümanların ilgi alanıdır. Piramitleriyle, hayvan şeklindeki tanrılarıyla ve resim yazılarıyla Eski Yunanlılar tarafından sırlar ülkesi olarak görülmüştü. Ancak yazarlardan Heredot, Josephus, Porphurius, Piodor kendi ilanlarıyla Mısırlılarınkini karşılaştırdıklarında çoğu kere yanlış hükümlere varmışlardır. Mısır yüzyıllar boyunca meçhul ve harikalar diyarı olarak kaldı. Nihayet 1799 yılında Napolyon'un Mısır seferi sırasında Rosette'de üzerinde üç çeşit yazı bulunan bir kitabeye rastlandı. Bu kitabe, 1822 yılında Fransız J.F.ChampolIion tarafından doğru olarak mânâlandınldı ve dolayısıyla hiyeroglif yazısı çözülmüş oldu. Bundan sonra, eski Mısırlılar hakkındaki bilgilerimiz birdenbire arttı ve Eski Mısır ilmi doğdu. Günümüz Batı Üniversitelerinde bu alanda araştırma ve öğretim yaptİran bölümler vardır.

Eski Mısır'da Nil boyunca yaşayan göçebe kabileler Neolitik Çağ'dan itibaren (m.ö.5000-4000) yerleşik hayata geçtiler. Toplumun gelişmesi sonucu kabileler şehir devletçiklerini ve vilayetlerini kurdular. Tarihi devirlerde Yukarı Mısır'da ve Delta bölgesinde (Aşağı Mısır'da) krallıklar ortaya çıktı ve vilâyetler krallıklar etrafında birleştiler. Nehen Kralları Öteki devletlere hakimiyetlerini kabul ettirerek Mısır'ın siyasi ve kültürel birliğini sağladılar. Bu gelişme yazılı tarihe geçişi kolaylaştırdı. m.ö. 3100 dolaylarında Aşağı ve Yukarı Mısır kral Menes tarafından birleştirildi. Menfis adıyla yeni bir başkent kuruldu.

İlk taş piramit grubunun yapımı 3.Sülalenin (m.ö.2686-2613) ikinci firavunu Coser zamanında gerçekleşti. Keops, Kefren ve Mikerinos'un muhteşem piramitlerinin yapımı ise 4. Sülale dönemine (m.ö.y.2613- y.2494) rastlar. Eski dünyanın en güçlü 2-3 devletinden biri olarak yaşayan Mısır, Önce Asurluların sonra da m.ö. VI. yy. da Perslerin saldırılarıyla yıkıldı. M.ö. 332 yılında Büyük İskender Mısır'a girdi ve Makedonya hakimiyetini başlattı. Dış hakimiyetlerden zaman zaman kurtulan Mısır Müslümanlar gelinceye kadar Romalıların hakimiyetinde kaldı.

 

1- Dini Literatür

 

Hiyeroglif yazısının kökleri m.ö.3100 yıllarından öncelere kadar giden resim yazısından gelişmedir. Sümer resim yazısından esinlenerek geliştiği tahmin edilir. Ancak farklı bir gelişme göstermiş, Mezopotamya'da çivisel stilize şekle dönüşürken, Mısır'da resimsel sembolleri oluşturmuştur. M.ö. y. 2686, y. 2613 yıllarında büyük gelişme göstermiş ve m.s. 2. ve 3. yüzyıllarda Hıristiyanlığın yayılmasına kadar kullanılmıştır. Bilinen en son hiyeroglif kitabesi m.s. 394 yılından kalmadır.

Hiyeroglifin çözülmesinden bu yana pek çok kazılar yapılmış, piramitlerde, mezar taşlarında, mabed duvarlarında, sandukalarda ve papirüs sayfaları üzerinde değerli metinler bulunmuştur. Hikâye, şiir ve masallar yanında bilhassa ahlâk kaidelerini içeren Hikmetler Kitabı zikre değerdir. Yine ölülerin mezarlarmdaki hayatlarını gösteren ve âhiret için ölülere bilgi vermek gayesiyle mezarlara konmuş veya yazılmış metinler bulunmaktadır. Bunlarda; ölünün yeni hayatı nasıl kazanacağı, Tanrı Öziris gibi tekrar nasıl dirileceği öğretilmektedir. Piramitlerin duvarlarına yazılan Piramit Metinleri ve tabutların kenarlarına yazılan Tabut Metinleri ünlü ölüler Kitabı'nın ilk basamakları ve öncüleridir. Bu kitapta yılanlara ve devlere karşı ölenlerin kendilerini nasıl savunacakları öğretilir. Bunun için büyülü formüller ve sözlere yer verilir. Özellikle, insanların hesaba çekilişleri resimlerle gösterilir. Bu kitap, elde bulunan dünyanın en eski kutsal kitabıdır.

 

2- Kâinat Tasavvurları

 

Eski Mısırlılar, çoğu milletlerin aksine, dünyayı erkek, göğü dişi olarak tasavvur etmişlerdi. Dünyanın yaratılışı hakkında Piramit Metinlerinde “İnsanlar ve Tanrılar yok iken, ölüm mevcut değil iken, ezeli karmaşa okyanusunda karalar ve sular meydana geldi” deniliyor. Güneş Tanrısı ve diğer varlıkların çıkışı hakkında ise, sayısız mitolojiler anlatılıyor. Genellikle, Mısırlılar gökyüzüne bir okyanus gözüyle bakarlardı. Güneş, ay ve yıldızlar da bu okyanusta gemilerle dolaşırlardı. Güneş akşamleyin dünyanın altındaki karanlık bir nehirden geçerek her sabah doğu tarafından yeniden görünürdü.

Takvim ile ilgili çalışmaları da vardı. Büyük bir ihtimalle m.ö. 3. bin yılda bir takvim bulmuşlardı. Bu takvim Siriyus yıldızının görülmesiyle başlıyordu. Yılı 365 gün olarak hesap etmişlerdi.

 

3- İlâhlar Ve Üstün Kuvvetler

 

Yıldızlar ve tabiat kuvvetleri, bitkiler, hayvanlar ve ölüler âlemi, çok eski zamanlardan beri kaderin hakimleri olarak görülürdü. Muhafazakârlık Mısırlıların özelliği idi. Animizm ve ruhçuluk gibi en eski kült şekilleri burada uzun zamanlar yaşamıştı. Eski hayvan kültlerini kaldırmayarak, müşahhas 1 aştıran tanrı tasavvurlarına bağlamışlardı. Tanrılarını insan vücutlu, hayvan başlı olarak resmetmişlerdi. İzis inek boynuzlarıyla, Horus şahin başıyla, ölüler ilâhı Anubis çakal başıyla resmedilmişlerdi. Bu da, uzun zamanlar yabancıların hayretlerine sebep olmuştu. Büyük bir kayadan yontulmuş yirmi metre yüksekliğindeki Giza Sfenks'i insan yüzlü ve hayvan vücutlu idi.

Kutsal sayılan hayvan türlerinin seçiminde, daha çok mahalli kültlerin tesiri görülür. Meselâ, timsah tanrılarına hemen Nil kenarlarında, aslan tanrılarına çöl kenarlarında rastlanır. Bununla birlikte, Mısırlılar'da totemizm, yani İnsanın veya klânm özel bir hayvan türüyle kendini aynı sayma inancına rastlanmaz. İbâdet edilen boğa, inek, kedi, yılan ve timsahlar ilgili tanrının vücutlaşmış şekli olarak tasavvur edilirdi, Mısır'ın ilâhlar dünyası, Babilliler'inkinden pek farklı değildi. Önemlerine rağmen burada da Nil nehri, ay veya yıldızlar bizzat tanrı sayılmamışlardı.

Güneş İlâhının önemi büyük olmuştur. İsim ve şekillerine çok rastlanır. Mısır dininin merkezinde yer almıştır. Güneş ilâhı için en eski ve en yaygın isim Re'dir. V. Sülale zamanında (m.ö.2500) en yüksek ilah olarak kendisine ibadet edilmişti. Daha sonraki Helyopolis ilahiyatında ise “Re”, ilâhların dedesi ve aynı zamanda her bir firavunda yeniden vücutlaşan “İlâhî hükümdar” olarak kabul edilmişti. Çeşitli mitolojiler, Güneş ilâhı Re'nin gündüz gemisiyle gök okyanusu üzerinde seyahat ettiğini ve akşamleyin batıda gece gemisine binerek büyük yeraltı okyanusundan doğuya, güneşin doğduğu yere gittiğini, ölülerin de bu esnada O'nu ilahilerle, methiyelerle selamladıklarını anlatırlar. Kahire yakınlarındaki Helyopolis şehri, Re'nin en büyük kült yeriydi. Bir tepe üzerinde, göğün altında kendisine dua edilirdi. Çoğu mühür taşları ve muskalarda resmedilen ölü böceği, sadece ölüm ve tekrar doğuşun sembolü değil, aynı zamanda, Güneş Tanrısı Re'nin de nadir sörünen sembolüydü. Başlangıçta mahalli güneş tanrıları olan pek çok tanrılar zamanla Re'de birleşmişlerdi. Tanrı kral Horus bunlardan biriydi. Yeni devletin muhteşem tanrısı olmuştu. Yine Teben şehrinin mahalli tanrısı Amon, Teben'in başşehir olmasından sonra “Re” ile birleşerek, “Amon-Re” namıylabin yıl boyunca Yeni İmparatorluğun ünlü bir tanrısı olmuştu.

Amon-Re kültünün baş rahibi, firavundan sonra devletin en yüksek şahsiyeti olarak görülürdü. Mabedi ise, zengin harp ganimetleriyle doluydu. En fazla politik nüfuz sahipleri de, yine Amon-Re rahipleri idi. Sanat tarihi bakımından çok Önemli olan bu eski güneş kültü kalıntıları, bugün halen Karnak köyündedir.

Güneş ilâhlarının yanında, bilhassa ilk devirlerden gelen yaratıcı tanrı Ptah, önemli bir yer alır. Ptah'a eski başşehir Memfıs'te hürmet ve ibâdet edilmişti. Ptah daima insan suretinde resmedilen tek ilâhtır. Bilhassa sanatkârların koruyucusu idi. Daha sonraları sırlarla dolu, mezar ve ölüler ilahı Sokar ve Öziris'le kaynaşmıştı. Karısı, aslan başlı savaş ilahesi Zehmet'ti., İnsanlara, bulaşıcı hastalıkları gönderirdi. Bazen Ptah'la beraber aynı sayılmıştı. Kutsal Apis boğasının esas kült yeri ise, Memfis'ti. Kültü geç zamanlara kadar kuvvetle yayılmış ve devam etmişti. Bazen ona Serapis ismi altında da hürmet edilirdi. Günümüze kadar, pek çok siyah boğa mumyası bulunmuştur.                                 

Tanrıçalar arasında en önemli yeri izis alır. Mısır dininin son zamanlarında şöhreti artarak, tanrılar dünyası içinde en yüksek mevkii almıştı. Bilhassa kültü, imparator Kaligula zamanında bütün Roma İmparatorluğuna yayılmış, hatta Pompei'de bir İzis mabedi bulunmuştu. Meryem Ana suretinde görüldüğü gibi, İzis oğlu Horus'un bakıcısı olarak kucağında bir çocukla resmedilir. Şefkatli ana olarak çok sevilir. Hıristiyanlıktaki Meryem Ana kültüyle yakın ilişkisi hemen göze çarpar. Yine, kocası Öziris de önemli bir yer alır. Hakkındaki mitolojiye göre, Öziris kardeşi Seth tarafından hileyle bir tabutun içine kapatılarak öldürülür. Tabutuyla beraber Nil sularına atılan ceset Suriye'deki Biblos'a sürüklenir. Diğer bir habere göre de vücudu parçalanarak bütün ülkeye saçılır. Fakat karısı îzis onu ölüm çığhklarıyla arar. Nihayet oğlu Horus'un Seth ile yaptığı savaşta kaybettiği gözünü ona ilâç olarak vererek Öziris'i hayata kavuşturur. Bundan sonra Öziris yer altı dünyasının hükümranı olur. Horus ise, dünyanın hükümdarı ve bütün firavunların atası veya firavunlar onun inkarnasyonu ve vücutlaşmış şekli sayılır.

Öziris'in ölümü; eski çağda tabiatın ölümü ve onun dirilmesi, tabiatın yenilenmesi olarak manalandırılmıştır kî, Mezopotamya'da Temmuz'a, Suriye'de Attis'e ve Adonis'e benzer. Oziris bitkiler tanrısı karakterinde görülür. Yunan Sır dinlerinde de önemli rol oynamıştır. Eski Mısır'da pek çok kült ve tanrıların arasında yükselerek, Mısır'ın millî ilahı olmuştur. Hatta kültü Mısırlı tüccarlar ve tayfalarla bütün Ak Deniz havzasına yayılmış, Tuna ülkelerine kadar ilerlemiştir.

Eski Mısır tanrıları arasında, inek tanrısı Hator da önemli bir yer işgal ederdi. Resimlerini, iki inek boynuzu arasındaki güneş kursu temsil ederdi. Kadınların ve serbest aşkın tanrıçası sayılırdı. Tanrıça Basted kedi başlı, kadın vücutlu olarak resmedilmişti. Eğlence tanrısıydı. Kendisine müzik ve dansla ibadet edilirdi. Basted kedi suretinde göründüğü için, kedi Mısır'ın kutsal hayvanlarından sayılmış ve mumyalanarak gömülmüştü. Kazılarda pek çok özel kedi mezarlıklarına rastlanmıştır. Aslan başlı Mut ise, Teben'de gök ve güneş tanrıçası iken, zamanla harp tanrıçası sayılmıştır.

 

4- Amonefis Ve Reform Teşebbüsü

 

Hz. Musa'dan bir buçuk asır kadar önce, muhtemelen Hz. Yusufun Mısır'da bulunduğu sıralarda 18. sülaleden genç kral 4. Amonefis (m.ö. 1377-1358), dini bir reformatör olarak ortaya çıkmıştı. Bütün Mısır tanrılarını kaldırarak, hepsinin yerine tek tanrı ve canlı olarak gökteki Aton dediği güneş kursunu yerleştirmek istemişti. Yaptığı iş bir nevi monoteizm, yani tek tanrıcılık idi. Kendisine de Eknaton (Aton hoşlandı) unvanını vermişti. Fakat, Amon rahiplerinin tepkisi üzerine devletin başkentini Teben'den Orta Mısır'daki Teli el-Amarna şehrine taşımıştı. Zamanında hayvan başlı insan figürleri ve diğer tanrı isimleri ortadan kaybolmuş, Öziris ismi dahi âbidelerden silinmişti. Ayinlerde Eknaton'un şair olarak güneşe dair yazdığı ilahiler okunmuştu. Ölüm ve tanrının adaleti hususlarında ise, Eknaton bir açıklamada bulunmadı. Ancak, Eknaton'un reform hareketi rahipler tarafından zındıklık olarak görüldü ve Asya'daki bazı toprakları kaybetmesi, kendisine kızan tanrıların cezası olarak yorumlandı.

Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Tutanhamun, babasının yolundan gitmeyerek eski başşehir Teben'e geri döndü. Tanrı Amon-Re'yi tekrar eski yerine oturttu. Bundan sonra Amon-Re büyük tanrı, diğer tanrılar da Tanrısal yardımcılar olarak görüldü. Genç yaşta ölen Tutanhamun'un cesedi, müteşekkir rahipler tarafından altın bir tabuta kondu ve mücevherlerle doldurularak gömüldü.

 

5- Hz. Yusuf

 

Hz. Yusuf (m.ö. 14. yy.) Yakub (a.s.)'ın hanımlarından Rahel'den Harran'da doğdu. Annesi Filistin' e gelirken kardeşi Bünyamin'in doğumunda öldü. Ailenin küçük oğlu ve yetim oluşu sebebiyle babası ona diğer kardeşlerinden daha çok ilgi gösteriyordu. Dedesi İshak (a.s.) da biraz fazla ilgi göstermiş olabilir. Bunda sevimliliğinin de etkisi olmalıdır. Ancak bu, kardeşlerinin kıskançlığına ve düşmanlığına sebep oldu. Ondan kurtulmak için planlar hazırlamaya başladılar. Önce öldürmeyi düşündülerse de, sonradan onu bir kuyuya atmak suretiyle kurtulmanın yolunu seçtiler. Babalarına da kurtların parçaladığını söylediler. [61] Onu bulan Medyenli kervancılar Mısır'a götürdüler ve Firavunun memurlarından Potifar'a köle olarak sattılar. Yusuf efendisine sadakatla hizmet ederken iftiraya uğradı ve ihanetle suçlandı. Hapse atıldı. Ancak Firavunun gördüğü bir rüyayı doğru yorumlamasıyla hapisten kurtuldu. Firavunun güvenini kazanarak ambar memuru oldu.

Bölgede başlayan kıtlık sebebiyle buğday almaya Mısır'a gelen kardeşleriyle karşılaştı ve babası ve tüm ailesinin Mısır'a göçmesini ve yerleşmesini sağladı. Böylece İsrail oğullarının Mısır hayatı başlamış oldu. [62] Hz. Yusuf 110 yaşlarında vefat etti ve Mısır âdetlerine göre mumyalanarak gömüldü. [63] Hz. Yusufun Mısır'a gelmesi muhtemelen IV. Amonefis zamanına rastlamahdir. Tell-el-Amarna'da keşfedilen Tutu isimli bir adamın türbesinde, onun kralın baş hizmetçisi, taahhüt işlerinin takipçisi, hazinelerinin kontrolcüsü ve Sami ırktan olduğu yazılıyor.[64] Bu bilgiler Hz. Yusufa atfedilen tüm görev ve özellikleri yansıtıyor. İsim farklılığı Mısır dili ve isim değişiminden olabilir. Tutu Hz. Yusufun Mısır'daki ismi olmalıdır.

IV. Amonefis'in Hz. Yusuf gibi vahdaniyeti savunması, politeizmle mücadele etmesi ve puta tapıcılığı yasak etmesi ve bu yönde reformlara girişmesi ve bu yöndeki ısrarlarını   başka bir yolla açıklamak mümkün değildir. Nitekim Kur'an'da Hz. Yusuf un Mısır'da tebliğden vazgeçmediğine, kendisine inananların olduğuna işaret ediyor. [65] Gelecekte ortaya çıkacak yeni bilgiler ve belgeler konuya daha da açıklık getirecektir.

 

6- Firavun Ve Rahipler

 

Devlet sisteminin üzerine kurulduğu teokratik Mısır krallığı, dünyanın en eski teşkilâtıdır. Firavun, güneş ilahının oğlu olarak henüz hayatta iken bir tanrı sayılırdı. Ancak firavunlara karşı yapılan resmî ibâdet, Ölümlerinden sonra başlardı. O, yaşayan güneş veya dünyadaki güneşin sureti olarak adlandırılırdı. Tanrısal tabiatlarını koruyabilmek için kendi kız kardeşleriyle evlenmeleri şarttı. Helyopolİs ilahiyatına göre ise, tanrı Amon-Re saltanat sürmekte olan her bir firavunun suretini alırdı. Mabette ise firavun, baba tanrının karşısındaki yegane Tanrısal varlıktı. Çeşitli âyinleri ve kurban merasimlerini idare etmekle yükümlü idi. Bu sebeple rahipler onun vekili sayılırlardı.

Rahipler devlet memurları şeklinde, bütün ülkeye dağılmışlardı. İlâhlarına efendiler gibi hizmet ederlerdi. Sabahleyin mabedin kapısını açarak tanrılarını

uyandırırlar, üzerlerine muhteşem örtülerini örterler, yiyecek sunarlar ve şereflerine güzel kokular tütsülerlerdi. Merasimlerde tanrı resimlerini taşırlardı.

 

7- Ölümden Sonraki Hayat Tasavvurları

 

Mısırlıların âhiret tasavvurlarını piramitler deki kitabelerden ve papirüs metinlerinden anlamaktayız. Mısırlılar ölen kişinin mezarda yaşamaya devam ettiğine inanıyorlardı. Bu sebeple mezarlara yiyecek, içecek koyuyorlar, belirli zamanlarda kurban sunuyorlardı. Henüz Eski İmparatorluk zamanında görülen, ölüyü yağlama, mumyalama vs. gibi işler ölümden sonraki hayatla ilgilidir. Mısırlılara göre insan, beş kısımdan meydana geliyordu: Bir vücut, birisim, bir ah (gölgesi), bir ba ve bir ka idi. Zikredilen son üç kavramı tarif etmek, açıklamak çok zordur ve şimdiye kadar yapılan açıklamalar tartışmalıdır. Büyük bir ihtimalle binlerce yıl boyunca değişikliklere uğramış olmalıdır. Ah, Tanrısal kuvvettir. Tanrısal aydınlanma âyininden sonra insana geçer. Ba, kuş şeklinde tasavvur edilen bir çeşit ruhtur, göğe çıktığı gibi mezardaki mumyaları da ziyaret eder, çeşitli suretlere girebilir. Ka, koruyucu peri olarak tasavvur edilen hayat kuvvetinin şahıslaştırılmasıdır. Ka insanla beraber doğar, fakat ölümünden sonra da mevcudiyeti devam eder ve ölülere sunulan yiyeceklerle kendini doyurur.

Ölenin cesedine gösterilen ihtimam, çok eski devirlerden beri gelen ve Yeni imparatorluk devrinde kemâle ulaşan mumyalama âdeti, açıkça ölülerin mezarda yaşamaya devam ettiği inancını göstermektedir. Yalnız buradan, Ölülerin başka bir dünyada yaşamaya devam ettiği inancının varlığına hükmetmek biraz zordur.

Öte dünya tasavvuru hakkında da çeşitli telakkilerle karşılaşılmaktadır. Başlangıçta, Mısırlılar ölülerin uzak bir ülkede ikâmet ettiklerini sanıyorlardı. Daha sonraları ise, dünyadan ayrılanların gökte oturduklarına ve bir merdivenle yukarı çıktıklarına İnandıklarını görüyoruz. Burada ruhlar Güneş Tanrısıyla beraber, onun gemisiyle dünyayı dolaşıyorlardı.

Diğer bir görüşe göre de, Öziris'in yeraltı dünyasına gidiyorlardı. “Ölüler Kitabı”nda tasvir edildiği üzere, orada, ölünün muhakemesi yapılırdı. Öziris tahtına oturur, hakikat tanrıçası Maat ölüyü içeriye getirir, ölünün kalbi atmaca başlı Horus ve çakal başlı Anubis tarafından tartılır, kâtip Tanrı Thot’da neticeyi yazarak Öziris'e bildirirdi. Ölü, Öziris'in çevresindeki 42 hakimin Önünde hiç bir kötülük etmediğine dair itirafta bulunur, eğer söylediği hakikate uyuyorsa rahmete kavuşurdu. Burada monoteizm olmamakla beraber, üstün bir tanrı anlayışı da görülüyordu. Hüküm giyenlerin cehennem azaplarını tasvir eden bazı resimler ise, geç devirlerden kalmadır. Kendilerine gönderilen peygamberlerin tebliğlerinin kalıntıları olabilir.

 

ESKİ ANADOLU DİNLERİ

 

Literatür:

1- Hikmet Tanyu, Dinler Tarihi Araştırmaları, Ankara 1973, s.98-120.

2- U. Bahadır Alkım, Anatolien I, Genf 1968.

3- James Mellaart, Excavation at Hacılar, Edinburg 1970.

4- C.I-II. F. Kınal, Eski Anadolu Tarihi, Ankara 1962.

5- Tahsin Özgüç, Öntarihte Anadolu tdeollerinin Anlamı. Dil ve Tarih Coğrafya Fak. Der. c. II, s. 1.

6- Ankara 1943.

7- Tahsin Özgüç, Die Bestattunsbrauche im vorgeschichtlichen Anatolien, Ankara 1948.

8- Ekrem Akurgal, Anadolu Kültür Tarihi, 9. Baskı Ankara 2000.

Anadolu'nun tarih öncesi devirleri, tarihin karanlıklarından başlayarak Hititler'e (m.ö. 2000-1660) kadar sürer. Ancak, Hititler'in komşularından öğrendikleri çivi ve hiyeroglif yazılarım kullanmaya başlamaları İle Anadolu tarih çağına girer. Hitit kaynaklarından öğrendiğimize göre Hititler öncesi halka “Hattiler” deniyordu. Dilleri de hattice idi. Anadoluya Hatti Ülkesi deniyordu. Bu isim Hititlerce de kullanılmaya devam edilmiştir. Tarih öncesi devirler hakkındaki bilgilerimiz ise, tamamen jeoloji ve arkeoloji ilimlerinin bize ulaştırdığı keşiflere dayanır. Çeşitli bölgelerde yapılan kazılardan, Kabataş Devri'nden beri Anadolu'da insanın yaşadığı görülmektedir. Bu konuda Ankara çevresinde, Antalya, Burdur ve İsparta yakınlarında, Kars dolaylarında, Gaziantep ve Adıyaman bölgelerinde, Antakya havalesinde Bafra ikiztepe'de yapılan kazılardaki keşifler bize ışık tutmaktadır.

 

1- Tarih Öncesi İnançları

 

Kabataş ve Yontma taş devirleriyle ilgili buluntulardan, o çağların inanışlarıyla ilgili bilgiler edinmek şimdilik pek mümkün olamamaktadır. Dinsel yorumlara imkan veren keşifler, Neolitek (Yenitaş) devirlerle başlamaktadır. Bu hususta bize İlk ışığı Çatalhöyük kazıları tutmuştur. Radyo-karbon metoduyla yapılan tarihlemelere göre, xıı. tabaka m.ö. 6800 yıllarına kadar inmektedir. I. tabaka da m.ö. 5700 yıllarına kadar gelmektedir. III-X tabakalar arasında bol miktarda rastlanan kült odalarında pişmiş kilden yapılmış Ana Tanrıça heykelcikleri, boğa başı ve boynuzlan, kadın göğsü rölyefleri bulunmuştur. Ana Tanrıça, genç kadın, doğuran kadın ve yaşlı kadın olarak tasvir edilmiştir. Heykelciklerden birinde Ana Tanrıça iki aslanın koruduğu bir taht üzerine oturmuş, ölüm ve hayatın sahibi olarak bir insan kafasını ayakları altına almış şekilde tasvir edilmiştir. Tanrıça heykelleri genellikle insan şeklinde (antropomorf) süratlendirilmiştir. ÇatalhÖyük'de ortaya çıkan Tanrıça heykellerinin benzerlerine ve daha gelişmiş örneklerine Burdur Hacılar ilçesi kazılarında da çok sayıda rastlanmıştır. Ancak Hacılar m.ö. 5700-5600 yılları ve daha sonrası olarak tarihlendirilmektedir. Bu arada Hacılarda, Çataihöyük'de oiduğu gibi Ana Tanrıçanın eşi olarak genç ve yaşlı şekillerde tasvir edilmiş erkek heykelciklerine de rastlanmıştır. Hacılara yakın bir bölge olan İsparta havalesinde ortaya çıkan Ana tanrıça sembolleri henüz Tunç çağına ulaşmaktadır. Kazıların ilerlemesiyle daha da eskilere inmesi muhtemeldir. Bafra İkiztepe kazılarında da Tunç çağından kalma pişmiş topraktan yapılmış Ana tanrıça figürlerine çok sayıda rastlanmıştır. Samsun Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedirler. Van bölgesinde Kayaaltı “Yedi Salkım” mağara resimlerinde de çok sayıda Ana Tanrıça, güneş, geyik figürlerine rastlanmıştır. Tarihleri günümüzden 15.000 yıl öncelere kadar götürülmektedir. [66] Filistin Bölgesinde İrem şehri çevresinde Nuh tufanı olurken, Anadolu'da da politeizmin ve putperestliğin ne derece yaygın olduğunun işaretleridir.

Genellikle eski yerleşim yerlerinin kült odalarında bulunan, özellikle cinsel organları belirli, çıplak kadın heykelciklerinin tapınmak için, dinsel maksatla yapıldıkları şüphesizdir. Bunların kesin örneklerine tarihi devirlerde bol miktarlarda rastlamaktayız. Taş-Bakır (Kalkolitik) devrine ait buluntularda, Ana Tanrıça tasvirleri daha da ağırlık kazanmaktadır. Ancak, bu arada erkek uluhiyet tasvirleri yavaş yavaş terk edilmekte, heykelcikler, tabiilikten sembolikliğe doğru ilerlemekte, stilize edilmektedir. Ana Tanrıça inancı, hayatın çeşitli sahalarında görülmekte, vazolar ve seramikler üzerinde Ana Tanrıçayı sembolize eden kadın göğüslerine rastlanmaktadır. Bu kanaatimizi m.ö.18. yüzyıla ait Kayseri, Kültepe Karum'da bulunmuş Ana Tanrıça göğüs tasviri de desteklemektedir. Kaplar, vazolar üzerindeki ana Tanrıça sembolleri kap içine konan yiyecek ve içeceğe bereket kazandırması, korunması dileğiyle yapılmış bir amulet (muska) da olabilir. Yine bazı toprak kaplar üzerine boyalı içice daireler, ağırşaklar üzerindeki dairesel geometrik şekiller Ana Tanrıça kültünü, verimlilik kültünü yansıtan stilize göğüs sembolleri olmalıdır.

Neolitik ve Kalkolitik devirlerde gördüğümüz bu Ana Tanrıça inançları, komşu ülkelere nazaran Anadolu'da daha çok gelişerek tarihi devirlerdeki meşhur Kübele kültünü hazırlamıştır. Ancak bu İnancın dışında ilkel kavimlerde gördüğümüz, sureti yapılan ilahlar dışında mücerret olarak düşünülen, yaratıcı, sonsuz kuvvet ve irade sahibi bir tanrı tasavvuru olup olmadığını bilemiyoruz. Geç devirlerde, Hititler öncesi Koloniler devrinde ise, komşu ülkelerin dini inançlarına paralel tanrı tasavvurlarının Anadolu'da da görülmeğe başladığına, Mısır ve Mezopotamya'daki gibi ana, baba ve oğuldan oluşan tanrı ailelerinin ortaya çıktığına, her tanrıya belirli bir kudret ve vazife verildiğine şahit oluyoruz.

 

1. 1- Kutsal Hayvanlar

 

Bazı hayvan türlerinin kutsallığına dair çeşitli örnekleri, dinler tarihinde görmekteyiz. Anadolu'da yapılan kazılarda da bazı hayvanlara değer verildiği anlaşılmaktadır. Konya-Çumra ilçesi Çataihöyük'de kült odaları duvarlarında boğa başı ve boynuzlarına, leopar resimlerine rastlanmış, bazı rölyeflerde Ana Tanrıça bir boğa veya koç başı doğurur şekilde tasvir edilmiştir. Yine, Erken Bronz Devri'ne ait Denizlli-Çivril ilçesi Beycesultan'da ve Bafra İkiztepe'de boğa rölyefleri ve stilize boğa boynuzları bulunmuştur. Bunlardan Suriye ve Mısır'da olduğu gibi, boğanın verimlilik tanrısı sembolü veya verimlilik tanrısının kutsal hayvanı olarak anlaşıldığı görülmektedir. Hatta boğanın erkek, geyiğin dişi uluhiyetleri temsil ettiği de zannedilmektedir. Yine Erken Kalkolitik çağ olarak tarihlenen Eskişehir-Bozöyük arası Demircihöyük'de bol miktarda sığır başlarının düzenli olarak gömülü bulunması, [67] daha sonraları Frigya bölgesinde bol miktarda ortaya çıkması, [68] sığıra özel bir dini anlam verildiğine şüphe bırakmamaktadır.

Çatalhöyük VII. tabakada bulunan bir kült odası duvarında bir cesede hücum eden akbaba tasvirine rastlanmıştır ki, bu akbabanın ölümle veya ölüler ilâhı ile ilişkisinin olabileceğini hatırlatmaktadır. Ancak, bunun tek tasvir olarak kalması, dinsel anlamını genelleştirme imkanı vermemektedir.

 

1. 2- Kültleri

 

Kalkolitik Devir Anadolu insanı, Çumra Çatalhöyük, Yozgat Alişar, Haymana Ahlatlıbel, Eskişehir Demircinöyük, Bafra İkiztepe ve diğer bazı kazı yerlerinde bulunduğu gibi, tanrı ve kutsal hayvanları temsilen, pişmiş kilden veya taştan idoller yapmıştır. İlk zamanlar bunlar daire veya kare vücutlu iken, zamanla insan şeklini almışlardır. Bu idollerin herhangi bir musibet veya hastalıktan kurtulmak için, kurban, adak veya büyü maksadıyla kullanılmış olabilecekleri düşünülür. Arkeoloji uzmanı Tahsin Özgüç, kadın figürlerinin Ana Tanrıça

kültüyle birlikte evin, ailenin koruyucu tanrılarını temsil etmiş olabileceğini, sıhhat, bereket ve emniyeti korumaya yarayan büyülü kuvvetleri ihtiva eden bir çeşit muska vazifesi gördüğünü, insanı nazardan, şer kuvvetlerden koruyan nesneler olabileceğini ileri sürmektedir.

Çatalhöyük'de tespit edilen kült odası duvarlarındaki el ve ayak izleri, parmak izleri resimleri, stilize edilmiş boğa başı, çift yüzlü balta resimleri de, koruyucu sihirli güçlere sahip semboller olabilir. Yine kült odası duvar resimlerinden birinde leopar kürküne bürünmüş dans eden kalabalığın bulunması, bunlardan birinin davula benzer bîr alet çalması, bir kısmının akrobatik hareketler göstermesi, bazılarının ellerinde ok ve yay bulunması, Şamanizm'in kült ve av danslarını hatırlattığı gibi, resimde boğa, geyik, domuz, ayı, kurt ve köpek suretlerinin bulunması, tasvirin bir av büyüsü olabileceği ihtimalini de ortaya koymaktadır.

 

1. 3- Ölüler Kültü

 

Tarih öncesi devirlere âit mezar ve mezarlıkların ortaya çıkarılması bize devrin insanlarının inançları hakkında bazı ip uçları vermektedir. Bu devirlerde ölen çocuklar, genellikle evin içine, zeminin altına veya ocağın yanına gömülüyorlardı. Çocukların evin içine gömülmelerinin sebebi, onların evlerine doymadan ayrılmaları ve evdeki hayatlarına ruhen devam ettikleri inancı olabilir. İstisna olarak, Samsun Tekkeköy ve Sandıklı Kusura'da çocukların evin dışına gömüldükleri de görülmektedir.

Ölülerin cesetleri çürüyünceye kadar, gömüldüğü yerde bırakılıyor ve daha sonra, ölü evlerine kaldırılıyorlardı. Ölünün cesedi çürüyünceye kadar, ruhunun cesedi başında kaldığına inanılıyor olmalıdır. Toprak, küp ve sandık mezarlar 2. veya 3. bir ölü için de kullanılabiliyordu. O zaman eski ölünün kemikleri kenara itiliyordu. Bu husus, hemen hemen bütün kültür bölgelerinde aynıdır. Belki de bunlar, mekan darlığından ortaya çıkan aile mezarlarıdır. Zaman ve mekana bağlı olmayan ahiret tasavvurlarıyla de ilgili olabilirler. Batı Anadolu'da oda mezarlarına m.ö. 1200 yıllarına kadar sürekli bir şekilde rastlanır.

Anadolu mezarlarında, ölülerin şahsi malları da görülür. Bunlar, bıçak, bilezik, küpe, balta, kirman ve ölünün hayatında kullandığı kültür nesneleridir. Küpe ve bilezikler ölüden çıkarılmadan, ölüyle birlikte gömülmüşlerdir. Çorum Alacahöyük'de içine bir çengele et takılmış küp ve kemik kalıntılarına rastlanmıştır. Bu, ölüye sunulan kurbanın bazı kısımlarının ölüye takdim edilmiş asındandır. Tarih öncesi, Anadolu insanı ölümden sonra yaşadığına, yeyip tieine  aletlerini kullanmaya devam ettiğine inanıyordu. Tokat Horoztepe'de mezar eşyaları arasında sistrum ve çalpara gibi müzik aletleri de bulunmuştur. Bu beple yiyecek ve içecek hediyelerinden de istifade ettiğine inanılıyor, lüzumlu yaları cesediyle birlikte mezara gömülüyordu. Mezar çevrelerinde bulunan sığır, köpek   keçi, koyun kemikleri mezar başında yapılan kurban merasimlerinin varlığını da göstermektedir.

 

1. 4- Kült Yerleri Ve Mabetleri

 

Anadolu'da, 2. bin yıllarına kadar halk tapınma yeri olarak, ya tabiatta kendileri için kutsal bildikleri bir alanı, açık havayı seçiyorlar, ya da oturdukları evin bir odasını ibâdet için ayırıyorlardı. Bu son uygulamadan kült odaları ortaya çıkmıştır. Bunun açık örneği, Çatalhöyük'de 3-10. tabakalar arasında bulunan 40'i aşkın kült odasıdır. Bundan, Neolitik Çağda hemen her evin tapınmak için kullandıkları bir kült odası olduğu anlaşılmaktadır. Bu geleneğin devamını, Kalkolitik Devir Hacılar ilçesinde de görüyoruz.

Beycesultan kült mahallerinin bir oda şeklinde değil, sağlı sollu olmak üzere, iki odadan teşekkül ettiği görülür. Bu şekilde, üç çift mabet bulunmuştur. “İkiz Kült odaları” diye de isimlendirilen bu yapılar, ufak değişiklikler ile birlikte Bronz Çağı sonlarına kadar önemini yitirmemiştir. Beycesultan ikiz kült odaları üç kısımdan oluşur: Giriş, mihrap, din görevlileri odası. Bronz Çağı Anadolu'sunda, çeşitli yerlerdeki kazılarda da benzeri mabetciklerin yapıldığı görülür. Bu sebeple, Beycesultan dini yapılarının önemi büyüktür, daha sonraki mabet yapılarına örnek teşkil etmektedir.                                          

 

2- Hitit Dini

 

Literatür:

1- Firuzan Kınal, Eski Anadolu Tarihi, Ankara 1962, s.204-226.

2- Eduart Meyer, Geschichte des  Altertums, c.1-2. Stuttgart 1954, s.713-719.

3- F.Heiler, Die Religionen der Menschheit, s.193-197.

Anadolu'da ilk defa yazıyı kullanan, inanç ve ibadetleriyle ilgili en eski yazılı belgeler bırakanlar Hititlerdir. Kendilerine “Nesili”, dillerine de “Nesice” diyorlardı. Hitit kelimesi ise, Tevrata dayalı, Avrupa Gülerinden alınmadır. Çorum Boğazköy'de ortaya çıkarılan Hitit devlet arşivi vesikalarının, dörtte üçü dinsel metinlerdir. Bunlar, mabet talimatnameleri, bazı hastalıklara karşı büyülü sözler ve işlenen günahlara kefaret için sunulan kurban yöntemlerinden bahseden yazılardır. Bir de tanrıları tasvir eden metinler vardır ki, bilhassa tanrı heykel ve kabartmaların inin tanınmasında en büyük rolü oynarlar. Mezopotamya politeizminin Batı'ya taşınmasında köprü rolü oynamışlardır.

Hatuşas (Boğazköy) arşivinin verdiği bu dinsel belgelerin dışındaki arkeolojik malzemeler, dinsel metinlerin verdiği bilgileri tastık etmekte veya tamamlamaktadır. Bunların başında, yazılı kaya açık hava mabedi duvarlarındaki tanrı tasvirleri gelir. Burada, hemen her tanrı kendi sembolüyle gösterilmiş ve elleri üzerine Hitit hiyeroglifi ile adları yazılmıştır. Ancak Hitit hiyeroglifi tamamen okunamadığından, bazı noktalar henüz meçhul kalmaktadır.

 

2. 1- Tanrıları

 

Bugüne kadar yapılan araştırmalardan anlaşıldığına göre, Anadolu'nun ilk tarihî milleti olan Hititlerin (yaklaşık m.ö. 1850-700) dini çok tanrılı bir dindir. Esasen bir metinde “Binlerce tanrıdan” söz edilir. Bunun sebebi, Hititlerin kendi tanrılarının dışında bir zamanlar Anadolu'da yaşamış diğer kavimlerin tanrılarına da tapmış olmalarıdır. Bu sebeple Hitit tanrılar meclisinde Hani, Luvi, Hurri, Mitanni tanrıları yanında, Sümer, Akad, Asur tanrıları gibi komşu ülkelerin tanrıları da yer almış ve Hitit panteonu kozmopolit bir karaktere bürünmüştür.

Mezopotamya tanrılarından gök, yer ve okyanus tanrılarını temsil eden Anu, Enlil ve Ea üçlüsü Hititlerde de saygı görmüştür. Yine ay, güneş, yıldız tanrıları Sin, Şamaş, ve İştar üçlüsü de Hitit panteonunda yer almıştır. Bunlardan başka, tanrı Asur'a ve Mezopotamya'daki Kiş şehrinin baş ilahı Zababa'ya, daha Proto-Hatti'ler zamanından beri tapınılmış idi.

Kültepe devrinde Anadolu'nun yerli kavimlerinden olan Hattilerin tanrılarına da tapıldığı, Hattice dualardan ve tanrı isimlerinin anılmasından anlaşılmaktadır. Bunlardan en önemlisi, “Arinna şehrinin Güneş Tanrıçası” unvanıyla anılan Vuruşemu ile oğlu Telipinu, kızı Mezullaş ve torunu Zintuhu uluhiyetleridir.

Luvi tanrılarına gelince, bazıları hâlâ tartışma konusudur. Hititlerin tazim ettikleri en önemli Luvi tanrısı, fırtınanın hakimi sayılan Dattaş'tır.

Mitanni asıllı tanrılara, daha çok “Yeni Devlet” vesikalarında rastlanır. Bilhassa, Hurri-Mitanni kültürünün tesirinde kalan Kuzey Suriye bölgesine Hititler hakim olduktan sonra, bu yeni cereyanın tesirine kapılmışlardır. Hİnd-Avrupa asıllı Mitanni tanrılarının İndra, Mitra, Varuna gibi Hint asıllı tanrılar olduğu görülür.

Hititler özellikle Hurri  kavminin  dinine büyük ilgi  göstermişlerdir.

Nitekim, Hitit metinlerinde yüzlerce Hurri tanrısının ismi zikredilmektedir. Hatta, Hurrilerin  baş ilahı Teşup ile zevcesi Hepat da Hitit tanrılar meclisinin baş ilahları olmuşlarıdır.

Hitit milli tanrılarına gelince, en önemlisi fırtına tanrısı Teşup, zevcesi baş tanrıça Hepat, deniz tanrısı Aruna, ocak tanrısı Haşşaş, güneş tanrısı Utu, ateş tanrısı Pahhur, pınar tanrısı Şuppihılia, aşk ve harp tanrıçası Lelvani, atalar tanrısı Şuinaş'tır.

Bu tanrılardan, Hititlerin de, Romalılar gibi ocak ve atalar kültüne, Babilliler gibi ateş ve güneş kültüne sahip olduklarını anlıyoruz. Bir metinde, “Yerin ve göğün kralı, yukarı ve aşağının hakimi, hüküm veren, kahraman kral Şamaş” denilmektedir ki, bu Hititler arasında Mezopotamya'dan gelen güneş kültünün de çok büyük rol oynadığını göstermektedir.

Gerek yazılı metinler, gerek kabartmalar, Hititlerin tanrılarını insan şeklinde tasavvur ettiklerine şüphe bırakmamaktadır. Tanrı efendi, insan köle rolündedir. Nasıl ki, köle efendisine yalvarır, bir isteğini rica yoluyla dile getirirse, insan da, tanrısına dileklerini aynı şekilde yalvararak dile getirir, efendi de ona ihsan ve lütufta bulunur. Diğer taraftan, Hititlerin ölen krallarına “Tanrı oldu” demeleri, krallarının da kutsallığına inandıklarını gösterir. Yİne tanrılarını insanlar gibi tasavvur ederek, onların da maddi, manevi ihtiyaçlara sahip olduklarına, evleri, aşkları ve intikamları, çocukları olduğuna inanırlar.

 

2. 2- İbâdetleri

 

Eldeki kaynaklar, Hititlerin toplu ibadetlerini göstermiyor. Fakat, kral ve kraliçenin çeşitli bayram ve kurban merasimleri esnasında yaptıkları ibadetlere büyük yer vermektedir. İbadetlerin ilk şartı temizlikti. Tanrıların evine, yanı mabede girebilmek, dua edebilmek, kurban sunabilmek için evvela temiz olmak lâzımdı. Tanrılarla insanların ruhu ayrı olmadığı için, onlar da insanlar gibi her gün yemeğe, içmeğe muhtaçtılar. Tanrıların yiyecek ve içeceklerine domuz ve köpek gibi murdar hayvanların yaklaşması, dinen haram sayılırdı. Temizliğe riayet edilmediği için, eski krallardan Hantili, tanrılar tarafından krallıktan azledilmişti. Mezopotamya kavimler indeki zanlı kimselerin suçlu olup olmadığını suya atmak suretiyle tespit usulü Hititlerce dinsel anlamda kullanılıyordu. Yani, bir kimsenin günahkâr olup olmadığını anlamak için suya atılır, batarsa suçlu ve günahkâr, batmazsa günahsız ve temiz sayılırdı.

Tanrılara muhtaç oldukları yiyecek ve içecek sunulduktan sonra, hizmet karşılığı olarak uzun ömür, sağlık ve refah, savaşta zafer vs. gibi insanî dileklerde bulunulurdu. Mesela bir kraliçeye rüyasında görünen tanrı “Kalbinde yaşattığın kocana bir asırlık ömür veriyorum”, diye müjde vermiş ve kraliçe de ona “Eğer kocam yaşarsa sana yağ, bal ve meyve vereceğim”, diye vaatte bulunmuştu. Hititler adak kurbanlarından başka, günahlarının affı için kefaret kurbanları da sunarlardı. Kurban, her türlü gıda maddesinden olabilirdi. Kanlı kurbanların ise sığır, keçi ve koyundan olduğunu yazılı metinlerden ve kabartmalardan anlıyoruz. Suriye'de yaygın olarak gördüğümüz insan kurbanı âdeti, Hititler arasında da vardı. Ancak, komşularında olduğu kadar yaygın değildi.

 

2. 3- Kehanet Ve Büyücülük

 

Hititler, tanrıların iradelerini öğrenmek için çeşitli usullere baş vururlardı. Şimşek çakması, yıldırım çarpması, kuşların uçması gibi tabii hadiseler tanrı iradesinin tezahürü sayılırdı. Falda kullanılan deyimlerin Akadca oluşundan, falcılığın Anadolu'ya Babil'den geldiği anlaşılmaktadır. Kahinler kuş falına bakarak kuşun uçuş istikametine veya diğer hareketlerine göre yorumda bulunurlardı. Bazen rahip, mabette istihareye yatmak suretiyle rüyalarını krala tefsir ederdi.

Hititler kötü ruhların ve perilerin varlığına inanırlar, şerlerinden korkarlardı. Büyü yapmak ise, yasaktı ve cezası ölümdü. Ancak, büyünün karşısında karşıt büyü yaparak, eski büyüyü çözmeye izin verilirdi.

 

2. 4- Ölülerle İlgili Adetleri

 

Hititler öncesi devirlerde üç türlü ölü gömme tarzı vardı. Eski Hitit devleti zamanında ölülerin yakılmadan gömüldükleri, Alişar ve Boğazköy buluntuları ile anlaşılmıştır. Bu arada ölülerini küp mezarlara veya taş sandık mezarlara gömme adetlerine de rastlanmıştır. Yeni Hitit devleti zamanında ise, aynı şekilde küp mezarlara veya taş sandık mezarlara ölü gömme adetleri vardı. Ancak cesetler yakıldıktan sonra küplere veya taş sandıklara konurdu. Kazılarda bulunan bu mezarların hediye bakımından fakir oluşlarından, halka ait mezarlar olduğu anlaşılmaktadır. Şimdiye kadar Yeni Devlet zamanından kalma kral mezarlarına rastlanmamış olması, Hitit krallarının cesetlerinin de yakılmış olabileceği kanaatini kuvvetlendirmektedir.

Yazıhkaya civarındaki Bağlarbaşı ve Mankayası mevkiindeki kayalıklarda yapılan araştırmalar, hem iskeletli mezarların bulunduğunu hem de bir ölü yakma detini gösteren küp mezarlarının varlığını ortaya koymuştur. Arkeolojik deliller Eski Hitit devleti zamanında ise, ölenlerin gömüldüğünü, Yeni Hitit devleti zamanında ise, kral ailesinin ve Hitit büyüklerinin yakılmakla beraber, halka ait ölülerin gömüldüğünü göstermektedir. Ölüleri yakma âdetleri ve mezarların hediye bakımından fakirliği, bu milletin ölümden sonrası bir hayata, kendilerine has bir şekilde inandıkları kanaatini kuvvetlendirmektedir. Mezopotamya dinlerinde olduğu gibi zayıf bir öte dünya inancı olabileceği gibi, Hinduizme benzer özel bir ruh ve tenasüh inancı da olabilir.

 

2. 5- Mabetleri

 

Hitit mimarisini en güzel bir şekilde aksettiren binalar, Boğazköy'de ortaya çıkarılan mabetlerdir. Bunlardan başka, Yazıhkaya açık hava mabedinde ve Alacahöyük'te yapılan kazılardan anlaşıldığına göre, mabetler, belirli bir yöne ve belirli bir şekle göre inşa edilmemiştir. Genellikle arazinin durumu ve ihtiyaca göre bir plan tatbik edilmiştir. Hitit mabetlerinin hususiyeti, orta yerde müstakil bir şekilde uzun bir salonun etrafında küçük bir oda vardır ki, burası en kutsal bir yer sayılırdı. Mabetlerin pencereleri derin şekilde açılır ve damlan düz olurdu.

 

ESKİ ARABİSTAN DİNLERİ

 

Literatür.

1- Hartmut Gese, Die Religionen Altsyriens, Altarabiens und der Mandâer, Stuttgart 1970, s.7-232.

2- Helmer Ringgren, Religions of the Ancient Near East, London 1973, s.124-175.

3- Eduart Meyer, Geschictte des Altertums, c. 1-2,1954, s. 399-414.

Bugünkü Arabistan yarımadası İle doğuda Fırat nehri, kuzeyde Anadolu ve batıda Akdeniz'in çevrelediği geniş bölgenin eski inançlarını tespit çok güçtür. Bu sebeple bu geniş bölgeyi Kuzey Arabistan, Güney Arabistan ve Orta Arabistan olarak üç kısımda ele alacağız.

 

1- Eski Kuzey Arabistan Dinleri

 

Eski Kuzey Arabistan dinlerinden gayemiz batıda Akdeniz, doğuda Fırat nehri, Güneyde Akabe Körfezi ve Arabistan Çölleri, kuzeyde Toros dağlarının çevrelediği bölgedir.

Konumuzu aydınlatan yazısız kaynaklar, arkeolojinin bize sunduğu mabetler, kült yerleri ve çeşitli kült aletleri gibi, ifade güçleri sınırlı malzemelerdir. Ayrıca tanrı resim ve heykelleri, mühürler ve üzerinde dini motiflerin yeraldığı süslü paralar da, birer zengin kaynak teşkil ederler.

Yazılı kaynaklar ise, Bronz Devri ortalarında görülmeye başlar.

Bunların en eskisi, Mısır dilinde ve m.ö. 19. yüzyıl ortalarından kalmadır. Yine Akadca diplomatik haberleşme mektupları, Asur kralları tarafından yazdırılan kitabeler, kuzey komşuları Hıtitlerle yaptıkları anlaşmaları içeren Hititçe metinler ve kuzeybatı Sami dili olan Ugaritçe metinler pek çok bilgiyi ihtiva ederler. Bunlar ilahiler, dualar, efsaneler, yeminler, tanrı üsteleri, mabet idaresine ait talimatnamelerdir. Demir devrinde Kenan ve Aram dillerindeki kitabelere rastlanır. Özellikle bina takdisi ile ilgili yazılan, anlaşma ve mezar kitabelerini, tanrı resimlerini ve duaları içerirler.

Fenike kitabelerine ise, m.ö. 1000 yıllarından sonra rastlanır. Suriye dillerindeki bu metinler, m.ö. 1. yüzyıla kadar görülmeye devam ederler. Daha sonraları yerlerini Yunanca ve Latince metinlere bırakırlar.

 

1. 1- Tarihî Genel Bakış

 

Bölgenin Tevrat ve Kur'an'da adı geçen peygamberlerin ve kültürlerin yaşadığı yerler olması dolayısıyla tarihi üzerinde durmakta yarar vardır. Suriye ve Filistin mağara bulgularında insan hayatıyla ilgili Paleolitik ve Mezolitik devirlerden kalıntılara, delillere çok miktarda rastlarız. Paleolitik devrin sonlarına doğru, Neandertal akrabalarına, Homo Galilensis'e Kuzey Filistin ve Karmel bölgesinde rastlanır. Bilhassa iyi korunmuş 9. bin yıldan kalma Mezolitikum'a Natuf-Vadisi kültünde (Kudüs'ün kuzey batısı) şahit olunur. Natuf insanı, ince uzun yüzlü, yaklaşık bir buçuk metre boyunda idi. Daha sonraları bu tipe Mısır'da, Gezer ve Biblos'da Sami-Hami en eski halkın temsilcileri olarak sıkça rastlanacaktır. Temelde toplayıcılıkla geçinen bu insanlar sonraları tarıma da geçmişlerdir. Artık mağaraların dışında da kalıntılarına sıkça rastlanır. Suriye-Filistin Bölgesi Neolitik belgelerine 8. bin yıllarından itibaren rastlıyoruz. Taş evlerden ve çevre duvarlarından oluşan sabit yerleşim yerleri zamanın özelliğini yansıtır. Hayvan avcılığı yanında hayvan yetiştiriciliği de yapılır. Önce keçi, sonra koyun ve domuz, daha sonra da sığır çoğalır. Köysel yerleşim yerlerinde yaşayan insanların ana geçim kaynağı ziraattır. Bu kültür Ugarit'de, Amig Ovasında (bilhassa Teli el-Cude'de) dir. Biblos ve Eriha'da da tespit edilmiştir. Keramik'in keşfi üzerine 6.binin ikinci yarısında toprak kaplar yaygınlık kazanır ve Keramik Neolitik'i görülür. Yine bunlarla Kuzey Suriye'nin Güney Anadolu ile ilişkisi tespit edilir.

Ürdün Geçiti'nde Neolitikle aynı zamanda Megalit kültürde ortaya çıkar ve doğudan batıya yaygınlaşır. Bazı dikili taşlar (menhir), mezar odaları (dolmen) Taş daireler (Cromlechs) yerleşik ve ziraatla uğraşan halka ait olmalıdır. Çünkü böyle kültürler Megalit çağa giriyor. Geri kalan Suriye-Filistin bölgesinde Neolitik çiftçi kültürü yaygındır.

5. bin yıl ortalarından itibaren artan yoğunlukta bakır kullanımı görülüyor. Yine de sert ve keskin taşlar kullanılmaya devam ediyor. Bu taşbakır devri 4. bin yılın sonlarına kadar devam ediyor. Başlangıcında halk değişiklikleri de olmalıdır. Belirli bir fakirleşme de görülür. Biblos'da bir süre Taş-Bakır devri yerleşimi kesilir. Sonra kuvvetli bir Mezopotamya keramik akımı başlar. Gelişmiş çiftçi kültürlerinde rastlanan boyama görülür. El-Ubed eşyalarını ihtiva eden tabakada, çömlekçi çarkının kullanımı tespit edilir. Fakat boyama geriler. Ürdün nehrinin öte tarafında sulama kültürü, buğday, arpa, zeytin ve incir ziraatı kendini gösterir. 4. Bin yıl ortalarında Mezopotamya Uruk kültürü benzeri gelişmeler olur. Şehir ve sulama kültürü, küçük krallıklar zamanında olmalı. Muhtemelen Taş-Bakır devrinden erken Bronz devrine geçişte Güney ve Orta Suriye'de Sami kavimlerin rolü hesap edilebilir.

4. bin yıl sonunda Bronz devri başlar. Bronz , bakır ve kalayın bir karışımıdır. Bakıra göre daha çok sertlik gösterir. Bu devirde çok fazla kullanıma girmiştir. Arkeoloji ve tarih ilimleri bunu daha alt sınıflara ayırırlar. Erken Bronz devri Suriye-Filistin bölgesinde 3. bin yılı kapsar. Artık Lübnan'dan Mısır'a 1 .Sülale zamanında kereste ihracı başlar. Mısır'ın ana ithal limanı Biblos'tur. Mısırlıların Biblos'ta ki varlıkları 2. ve 3. sülale zamanlarına kadar vesikalara dayanır. Biblos şehir tanrıçası Hator ile özdeşleştirilmiştir. 4. Bin yılda Mezopotamya'nın Suriye üzerinden Mısır'a tesiri de görülür. Akad hanedanının kurucusu Sargon Akdeniz sahillerine ulaşır. Bu fetihler için o tanrı Dagon'a teşekkür eder. [69]

Erken Bronz devrinde Orta ve Güney Suriye'de Batı Samilerin Kenan diyaleği teşekkül etmelidir. Yer isimlerinin hemen hepsi Sami dilindedir. Örneğin Eriha, Batı Sami Ay tanrısına göre isimlendirilmiştir ki, Samiler öncesi bir halkın delilidir. Fenike büyük şehirleri Tirus, Sidon, Beyrut, Biblos (Gebal) vs. gibi Sami isimler taşırlar.

Orta Bronz devrinin başında (m.ö.2100-1600) pek çok yerde yerleşim bölgelerinin yıkıldığı görülür. Bu Kuzey Suriye (meselâ: Amik ovası) için de geçerlidir. Bu ancak yeni göç dalgalarıyla açıklanabilir. Buna Mezopotamya'da Amurru halkı deniyor. Eski Mezopotamya sülaleleri bu Amurru göçlerine bağlanabilir. 12. sülale zamanında Mısır Kuzey Suriye'ye kadar tesirini genişletir. 18. yüzyılda Biblos kral mezarları isminden yerli sülaleler biliniyor. Orta Bronz devrinde Mısır zayıflıyor. m.ö. 17. ve 16. yüzyıllarda Hiksoslar bir süre Suriye, Filistin ve Mısır'a hakim oluyorlar. Bu arada güney Kafkaslardan gelen Hurriler kuzey Suriye'ye nüfuz etmeye başlıyor. Ardından Hititler geliyor. Orta ve Geç Bronz devirlerinde (m.ö. 1600-1200) Suriye bir süre Mısır ve Hitit rekabeti arasında kalıyor. III. Tutmosis m.ö. 1480'li yıllardan itibaren Suriye'ye seferler düzenleyerek Mitanni tesirindeki ayaklanmaları bastırıyor. Halefi II. Amenofıs de seferleriyle Mısır hakimiyetini pekiştirir. m.ö. 15. yüzyıl ortalarından itibaren kuzey Suriye'de Hitit imparatorluğunun baskısı görülmeğe başlar. Bilhassa III.-IV. Amenofıs zamanlarında Mısır, Suriye üzerindeki hakimiyetini tamamen kaybeder. Konuyla ilgili bilgiler Ugarit arşivlerinde belgelenmektedir. [70]

m.ö. y. 1200 yıllarında kuzeyde Demir devrinin başlamasıyla Suriye'de büyük değişiklikler görülür. Denizden gelen göçler Anadolu'yu ve Suriye'yi etkiler. Filistin ve Fenike şehirleri istila edilir. Kara tarafından da Arami göç dalgaları Kenan ve Filistin arasındaki boş bölgelere yerleşir. Doğu Ürdün'e Ammonitler, güneyine Moabitler ve Lût Gölünün güney batısına Edomitler yerleşir. Küçük küçük şehir devletleri kurulur. Sonraları orta bölgedekiler Şam krallığının üyeleri olurken, kuzeydekiler Hama Krallığına bağlanırlar. Ancak güçlü şehir devletleri bağımsızlıklarını sürdürürler. İsrail Oğulları Filistlerin tesir alanına girerler, bu durumlardan Hz. Davud zamanında tamamen kurtulacaklardır. Bu devirler Akdeniz havzasında Fenike kolonileri kurulur. Kartaca'nın kuruluşu rivayetlere göre m.ö. 814 olarak tarihlendirilir. Bu koloniler Tirus şehir tanrısı Melkart'm bölgeleri sayılırdı. Kıbrıs, Anadolu'nun güney sahilleri, Rodos, Girit, Mısır'da Memfis'de kurulan koloniler vasıtasıyla Mezopotamya ve Suriye dinsel kültürleri Batıya ulaşır. Daha sonraları bölge ana hatlarıyla Yunan ve Roma hakimiyetlerine girer. [71]

 

1. 2- Tanrı Tasavvurları Ve İnançları

 

Tarih öncesi devirlere ışık tutan çeşitli kazılarda bol mücevherlerle gömülmüş toplu mezarlarla beraber, embriyonal şekilde gömülmüş ferdi mezarlar da ortaya çıkmıştır. Bunlar, ölüm sonrası ile ilgili tasavvurlara sahip olduklarını göstermektedir. Yine, tarihi m.ö. 7000 yıllarına kadar uzanan kutsal bir bina Yeriho'da bulunmuş ve içinde balçıktan yapılmış hayvan heykellerine, göğsünü kollarıyla kapatan bir kadın heykeline rastlanmıştır ki, Bronz devrinde karşılaşılan verimlilik tanrıçalarını hatırlatmaktadır. Bu türlü Cilalı Taş (Neolitik) devrinden kalma idollere diğer yerlerde de rastlanır. İdollerden bazıları baba, bazıları da anne ve çocuk tasvirleridir. Bunlardan o zamanlar verimlilikle ilgili tanrı ailelerinin varlığına inanıldığı kanaati çıkarılabilir. Bulunan hayvan heykelleri de, bu tanrıların kutsal hayvanları olabilirler.

m.ö. 3. Bin yılda tanrıça Ba'lat'ı görüyoruz. m.ö. 1400 yıllarından kalma Ugarit metinlerinden anlaşıldığına göre, panteonun başında tanrı El bulunmaktadır. Bu isim, aynı zamanda tanrılar için kullanılan genel bir isimdir. Bütün Sami dillerde vardır. Mezopotamya'da El isminde bir uluhiyetin varlığı m.ö. 26. yüzyıldan kalma belgelerde vesikal aşın ıştır. Yani 3. bin yıl ortalarında Sargon öncesi metinlerde şahit olunur. Mezopotamya'nın en eski Samüerinde de El en yüksek tanrıdır. Ugarit metinlerde El açıkça tüm ilâhların üstünde ve ilâhlar meclisinin başında görülür. İlâhlar meclisi toplantılarında elçiler El ile konuşurlar. Diğer ilahlar ona gelir, önünde secde eder ve onu tazim ederler. El Astar'ı çökerttiği ve Baal'i öldürdüğü gibi diğer ilâhlara dahi istediğini yapabilir. [72] Bir ilahı krallığa getirebilir. Baal krallığını kurabilmek, içinde bir saray yapabilmek için onun iznine muhtaçtır. Onu ölümden uyandırma iznini Anat'a o vermiştir. Yine Anat'a Akhat'ı öldürme iznini de El vermiştir. Keret ve Daneî'i kendisi takdis etmiş, Keret'in hastalığında şifa vermekte tüm ilahların aciz kalması üzerine, yalnız El ona şifa vermiştir.

Ancak El diğer tanrılarda görülen aktif mücadeleyi sevmez, pasif sükûneti tercih eder. Fakat her şeyi taşıyan, idare eden odur. Tanrıların varlığı da ona bağlıdır. O, değişen dünyanın ardındaki kutsal dünyadır. Hükümdarlık unvanı tanrılar arasında yalnız El için kullanılır. Ezeli hükümdar olarak vasıflandırılır. O hükümdarlığını Baal gibi sonradan kazanmış değildir. O ebedî hâkimdir. Bu hakimiyeti, tanrılara da şâmildir. Yaratıcılığın ifadesi Boğa ile sembolize edilir. El bütün insanların yaratılmışların hakimidir, yaratıcısıdır. Bunun için ona insanlığın atası, yaratılmışların yaratıcısı da denir. Tanrılar meclisindeki tüm ilahların atası sayılır.

Tanrı El'in karısı Ugarit metinlere göre Asirat'tır. Bu tanrıça Hitit rivayetlerinde Elkunirşas'ın karısı Aşertu'dur. Mezopotamya'da Amurru'un karısı olarak geçer. Genellikle bütün tanrıların annesi olarak tazim edilir. Diğer tanrılardan Asirat'm oğulları olarak bahsedilir. El'in karısı olarak Elat (ellat) ismiyle de anılır. Verimlilik tanrıçası olarak da tazim görür. Sidon ve Tirus'da meşhur kült yerleri vardır.

Dagon, tanrı El başkanlığındaki Tanrılar Meclisi üyelerindendir. İlk olarak Amirit'ler öncesi   devirlerden   kalma   eski  Akad metinlerinde görülür. Akad hükümdarlarından Sargon ve Naramsin Kuzey Suriye'yi fethedebildikleri için, tanrı Dagon'a şükrederler. Dagon'a tazim Hamurabi devrinde zirveye ulaşmıştı. Sümer panteonunun büyük tanrılarından Enlil ile aynı sayılmıştı. Eski Ahid'e göre, Filistin bölgesinde de baş tann olmuştu. Efsanede Dagon, tahıl ve pulluğun bulucusu sayılıyordu. Topraktaki yaratıcı gücü temsil ediyordu.

Baal, Sami dillerde Rab, mülk sahibi, efendi manalarına gelir. İkinci bin yıl ortalarından kalma bir Hitit anlaşma metnin de “Lübnan ve Suriye Dağları” hakimleri olarak kullanılır. Hava tanrısı olarak şöhret bulmuştu. Önceleri Baal Hadad olarak kullanılırken, sonradan “Hadad” İsmi kullanılmaz olmuştur. Hava tanrısı Hadad Mezopotamya'da Adad, Addu, Haddu ve Dada gibi isimlerle bilinir. Baal kültü bütün Suriye bölgesinde yaygın olduğu gibi, 2. Amenofıs (m.ö. 15. yy. hn 2.yarısı) zamanında Mısır'da Memfıs bölgesinde denizcilerin koruyucu patronu olarak da tazim görmüştü. Kur'an'da İlyas Peygamber kavmini “En güzel yaratanı bırahpta Baal adlı puta mı tapıyorsunuz!” diye uyarmıştı. [73] Ugarit metinlerin büyük bir kısmını tanrı Baal ile ilgili çeşitli efsane metinleri teşkil eder. Kültü çok yaygındı. Baal Harran ay tanrısı Sin'in bir tezahür şeklidir. Yani sıfat olarak kullanılır. Bunun yanında belirli bir tanrının adı olarak da sıkça kullanılır. m.ö. 19 yüzyılda Dagon'a atfedilen Özellikler ona atfedilmişti. Kuzey Suriye ve Kuzey Mezopotamya'da kültü çok yaygındı. Fenike papirüslerinde de ismi sıkça zikredilir. Temmuz-İştar efsanesi ona da teşmil edilmişti. Boğa ile de temsil edilir oldu. Yüce tanrı El'e karşı gelmesi üzerine yakalanıp, El huzuruna çıkarılır, ancak kız kardeşleri Anat ve Astarte 'nin şefaatıyla kurtulur. [74]

Ugarit metinlerde ayrıca İştar ile aynı sayılan Astarte isimli tanrıçadan başka, Baal kızları olarak Pidray , Talay, ve Arsay İsimli tanrıçalara da rastlanır. Güneş Şamaş olarak büyük tanrıçalar arasında sayılır. Gök ve yer isimlerine tanrılar olarak da rastlanır. Yıldızlar, güneşin efendisi sayılır. Astarte Akşam Yıldızı olarak kabul edilir. Kültü bir zamanlar Ur'a ve Harran'a yayılan Ay tanrısı da Yarih'tir.

 

1. 3- Kültleri

 

M.ö. 2. bin yıllarda kült işlemlerinin yüksek yerlerde yapıldığı gibi, yerleşme merkezlerinde de bunun için mabetler inşa edildiğine şahit oluyoruz. Yüksek kült yerleri, kurban sunmak için yapılmış bir çeşit mihraplardı. Mabetler ise, kurban yakma mihrabı ile onu çevreleyen avludan ibaretti. İçerde tanrıların ikamet yeri olarak putların yer aldığı bir oda bulunurdu. Sonraları bu oda, üç bölmeli bir salon şeklini almıştı. Ön salon, ana salon ve en geride de, en kutsal salon bulunuyordu. Mabedin etrafı yüksek bir duvarla çevrilirdi. Orta salonda kurban olarak sığır, keçi, güvercin ve diğer hayvanlar kesilirdi. Yine hububat kurbanları da burada takdim edilirdi. Bilhassa, adak kurbanları büyük önem taşırdı. Eski Ahid'ten [75] anlaşıldığına göre insan kurbanlarının varlığı da görülmektedir. Moab'lar felaket zamanlarında ilk doğan çocuklarını kurban ederlerdi. [76] Adrammelek ve Anammelek putları için Aramiler ve Samarya'ya yerleşen Asurlular da çocuk kurbanında bulunurlardı, felaket zamanlarında en çok sevdikleri çocuklarını gizlice kurban etmekten çekinmezlerdi. [77]

Kült işlerinde, yani ibadet ve ayinlerde hükümdar büyük rol oynardı. Merasimlerin pek çoğu, saray çevresinde yapılırdı. Kralın yanında baş rahip bulunur ve gerektiğinde ona vekalet ederdi. Rahipler beyaz keten bir elbise giyerler ve kazınmış başlarına bir örtü bağlarlardı. Hizmet sürelerinde, her türlü cinsel hayattan uzak dururlardı. Ayrıca kahinlik hizmetlerini de yürütürlerdi. Kült işlerinde mabet şarkıcıları da hizmet ederler, saygı görürlerdi.

Fenikeliler her sene ölen ve dirilen bitki tanrısı için ayin düzenlerlerdi. Biblos'daki Baalat (Afrodit) mabedinde Adonis merasimleri yapılırdı. Adonis şenliklerine kutsal fahişelikte bağlanırdı. Mısır tesiriyle bu Öziris şenliği olarak tefsir edilirdi. Bugün ismine Nehr İbrahim denen, Adonis nehri kaynağında bir Afrodit mabedi vardı. Burası Adonis'in ölüm yeri sayılırdı. Adonis'i domuz suretine giren Ares yaralayarak öldürmüştü. Mabette kutsal bir havuz bulunur ve bu havuza kurbanlar atılırdı. Nehrin her yıl belirli mevsimlerde kırmızıya dönüşmesi, Adonis'in ölümcül yaralanmasının ilanı sayılırdı. Daha sonraki devirlerde bu kült, Roma'ya kadar yayılmıştır.

 

1. 4- Vahdaniyet Tezahürleri Ve Politeizme Tepkiler

 

Kitab-i Mukaddes ve Kur'an'daki vahdaniyet tarihinin pek çok kahramanı bu bölgede yaşamıştır. Yukarda değindiğimiz arkeolojik tarihi belgeleri geride bırakan çok tanrıcılığa, putperestliğe karşı Allah'ın birliğini  savunan peygamberlerin çoğu bu bölgede yaşamış, çevrelerine hidayet ve medeniyet yolunu göstermeğe çalışmışlardır. Bu mücadeleyi dikkate almadan evrensel dinleri ve gelişmeleri anlamak mümkün değildir.

 

1. 4.1- Hz. İdris (a.s.)

 

Hz. İdris hakkındaki haberler çok sınırlıdır. Kur'an'da ve Tevrat'da onun “Yüce bir makama” yükseltildiğinden haber verilir. [78] Tevrat'taki ismi “Henoh veya Enoh”dur. Yaşadığı yer ve zamanla ilgili elimizde hiç bir bilgi yoktur. Ancak Hz. Nuh'un dedesi olduğu hakkındaki Tevrat rivayeti dikkate alınırsa, Hz. Nuh ile aynı bölgede, yani Filistin'de yaşamış  olabileceği söylenebilir. Talmud'ta züht ve takvası ile ilgili rivayetler vardır. [79]

Kavmine hikmetli sözlerle konuştuğu ve yaşadığı bölgeye barışı ve adaleti getirdiği anlatılır. [80] m.ö. 4.bin yıl ortalarında veya ikinci yarısında yaşamış olmalıdır.

 

1. 4.2- Hz. Nuh (a.s.)

 

Tevrat ve Kur'an'da büyük peygamberler arasında anılan Hz.Nuh hakkındaki bilgiler çok sınırlıdır. Anne ve babasının isimlerine Kur'an'da rastlanmaz. Yahudiliğin 2. Derecedeki kutsal kitabı Talmud'a göre babası Lemeh, annesi Hz. İdris'in oğlu Elişhu'nun kızı Aşmua'dır. [81]

Kur'an ve Tevrat'a göre Hz. Nuh, kavmine Allah'ın varlığı ve birliğiyle ilgili ilahi emirleri tebliğ etmiştir. Çok tanrıya inanan kavmi ve ileri gelenleri onu delilikle itham ve öldürmekle tehdit etmiştir. Ancak tehdidin bir hükümdar veya benzeri bir idari otorite tarafından yapıldığına dair işaret olmaması, yaşadığı bölgede henüz bir devlet ve hükümdar otoritesi olmadığını ortaya koymaktadır. Yani Mezopotamya ve Mısır dışında bir bölgede yaşadığını da dolaylı olarak anlıyoruz.

Kutsal kitaplarda Hz. Nuh'un dünyanın hangi bölgesinde yaşadığı ve Tufan olayının nerede geçtiğine dair açık bîr habere rastlanmaz. Tevrat ve Talmud haberlerinde Hz. İbrahim'in Tufan sonrası Hz. Nuh'un çiftliğinde Mezopotamya'nın Ur şehrinde doğduğu, Hz. Nuh'un yanında büyüdüğü ve torunu olduğu rivayet edilir. [82] Tevrat Ehli bu haberlere dayanarak Tufan olayını Mezopotamya'da aramış; Hz. Nuh'un Tufan öncesinde de aynı bölgede yaşamış olabileceği ihtimalini düşünmüştür. Ayrıca Gılgamış Destanının da burada doğuşu ve Ur'da yapılan arkeolojik kazılarda rastlanan bir su baskını izi, Tufan kalıntısı ve işareti sayılmak istenmiştir. [83] Ancak Mezopotamya'nın kuzey taraflarında aynı ize rastlanmaması, araştırıcıların ısrarlarını biraz zayıflatmışsa da kanaatlerini değiştirmemiştir. Geleneksel Kur'an müfessirleri de genelde Tevrat Ehlinin kanaatlerine olumlu bakmıştır. Spekülasyona açık konu hakkında yapılan günümüz yayınlarında da benzeri görüşler tekrar edilmektedir.

Kanaatimizce, Kur'an'ın politeist Nuh kavminin putlarından bahsederken Vedd, Suva, Yagus, Yeuk ve Nasr gibi put isimlerini sayması [84] ve bu isimli putların Orta ve Güney Arabistan'a kadar uzanan geniş bir bölgeye yayılmış olması, Hz. Nuh'un Arabistan yarım adasında yaşamış olabileceğini hatıra getirirse de, bu isimlerin güneş, ay ve yıldızlan sembolize eden Mezopotamya ilahlarının mahalli isimleri olduğunun keşfi, [85] bu ihtimaliyeti ortadan kaldırmıştır.

Kur'an'daki en kuvvetli mekân işareti, yok olan Nuh kavminin topraklarına [86] AD kavminin mirasçı [87] olduğu ve AD'ın merkezinin de “İrem” [88] şehri olduğu haberidir. İrem'den Tevrat'da da söz edilir. [89] Dolayısıyla İrem'in Hz. Nuh'un ve kavminin de yaşadığı yer olduğu anlaşılmaktadır. Orta Çağ alimleri sözlü rivayetlere dayanarak İrem'in yerini Yemen'de Umman Denizi sahilinde, tarihî şehir kalıntılarında aramışlardır. Günümüzde gelişen Tevrat Arkeolojisi araştırmaları ise, bu yerleşim yerinin Batı Şeria'da Lût gölünün güneybatısındaki “Edom”un merkezi olduğu kanaatindedir . Karısı Naamah ve oğullarından biri Nuh'a inanıp gemiye binmedikleri için Tufanda Ölmüşlerdi. Nuh kendisine inanan oğullan, gelinleri ve diğer müminlerle Tufan sonrası bölgeyi terk ederek Mezopotamya'nın Ur kentine yerleşmiş olmalıdır. Çünkü torunu İbrahim orada doğmuş ve kendisi de Tevrat haberlerine göre Ur yakınlarında ölmüştür.

Hz. Nuh'un yaşadığı devirle ilgili açık bir belge yoktur. Tevrat haberlerine göre, Hz. Nuh'un torunu Azer'in oğlu İbrahim Tufan'dan 292 yıl sonra doğmuş ve büyük dedesi Nuh'un (a.s.) yanında büyümüştür. [90] İbrahim 15 yaşında iken de vefat etmiştir. Bu haberden hareketle Tufan'la ilgili bir tarih tesbiti yoluna gidilmiş ve Süryanî  rahip Aziz Günel Nuh'un gemisinin m.ö. 2347 yılında Kardo (Cûdî) dağına oturduğunu hesap etmiştir. [91] Batılı ilâhiyatçılar da Tevrat'a dayanarak Tufan olayının m.ö. 22. veya 21. yüzyıllar da olabileceğini düşünmüşlerdir. [92]

Ancak Kur'an'ın gemi yapılırken “Tahta ve çivi” kullanıldığını ifade etmesinden [93] Nuh'un maden devrinde, muhtemelen Erken Bronz Çağında yaşadığı anlaşılmaktadır. Kanaatimizce bu tarih y. m.ö. 2650 civarları olmalıdır.[94] Kur'an'ın haber verdiği İrem bölgesinin bu yıllarda birdenbire İnsandan yoksun kalması, önceki halkının ufak yapılı sonra gelenlerin uzun boylu, iri vücutlu oluşları bu ihtimaliyeti artırmaktadır.

Geminin oturduğu yere işaret eden “Cûdî” kelimesi de özel isim değil, sıfat isim olarak kabul edilirse, “Bereketli, münbit yer” anlamına gelir ki,[95] Nuh'un

“Ya Rabbi beni bereketli bir yere indir” [96] duasıyla örtüşür, duanın kabulüne işaret eder.

Yine Kur'an ayetlerinden tufanın mahalli ve Nuh kavmiyle sınırlı olduğu berrak bir şekilde anlaşılır ki, konuyla ilgili son zamanlarda yapılan yayınlardan, ilgili ayetlerin farkedildiği müşahede edilmektedir.

Yine Tevrat haberlerine göre ilk defa kendisine şeriat verilen peygamber Hz. Nuh'dur. Buna göre yakın akraba evliliği, leş ve kan yenmesi, kan dökülmesi yasak edilmiştir. Tüm bitki ve hayvanların yenmesi helal kılınmıştır.[97]

 

1. 4. 3- Hz. Hûd (a.s.)

 

Nuh kavminin yok olmasından sonra boşalan bölgeye “Ad” kavminin yerleştiğine Araf: 7/69 ayeti işaret ediyor. Yine Ad kavminin merkezi şehrinin de yüksek sütunlarla süslü irem olduğunu söylüyor. [98] Müfessirler Ad kavminin diğer lakabı olan “Ahkâf (kum tepeleri) kelimesinden hareketle, İrem'i kum tepeleri çokça bulunan çeşitli bölgelerde, özellikle Yemen'de aramışlardır. [99] Muhtemelen îbranilerin atası olarak bilinen Eber'le aynı kişi olabileceği on üzerinde durmuşlardır. [100] Günümüz Arkeoloji ise İrem'i eski Edon bölgesinde, Lût gölünün güney-batısmda bulmuştur. Kanaatimizce bu tespit Hûd: 11/89 daki Hz. Şuayb'm sözlerine de uygundur. Anılan kum tepelerini bölgede çok miktarda bulmak da mümkündür.

Hûd kavmi de Nuh kavmi gibi putlara tapıyordu. Politeistti. Allah'ın birliğiyle ilgili tebliğleri kabul etmiyordu. Toplumda adalet değil, zorbalık hakimdi. Putlarına işaret olarak yol kavşaklarına ve yüksekçe yerlere (Hermes sütunları veya Phallus denen) ağaç veya taş sütunları dikiyordu. Kur'an bunu Şuara suresi 128,129 da Hz. Hud'un “Siz her yol üzerine bir işaret yapıp boş şeylerlemi uğraşıyorsunuz? Sanki ebedi kılınmak umuduyla, bir takım anıtlar da mı ediniyorsunuz?” sözleriyle tenkit ettiğini haber verir. Bunun üzerine Allah Hz. Hud ve kendisine inanan çok az kimse dışındaki tüm Ad kavmini bir kış mevsiminde, bir hafta süren soğuk ve şiddetli fırtına ile cezalandırmıştı.[101] İrem'in bulunduğu Beerşebe bölgesinde yapılan arkeolojik araştırmalara göre bu boylu boslu, iri vücutlu insanlar yaklaşık m.ö. 2600 yıllarında gelmiş olmalılar. Kuzeyden geldikleri tahmin edilmektedir.[102] Kur'an'ın;

“Size yaratılışta onlardan ziyade boy bos (ve kuvvet) verdi.” [103] ayetini açıklamış ve belgelendirmiş oluyor. Arkeoloji yine bu insanların kısa bir süre sonra yaklaşık m.ö. 2200 sona erdiklerini ve arkalarından yeni göç dalgalarının bölgeye geldiğini söylüyor ki[104], dolayısıyla bu bilgiler Hud kavminin felâket çağına da işaret olabilir.

 

1. 4. 4- Hz. Salih (a.s.)

 

Kendilerine “Ashab-ı Hıcr” da [105] denen Samud kavmine [106] Salih (a.s.) peygamber olarak gönderilmişti. Tevrat'da bahsi geçen Nuh'un torunlarından Arpahsad oğlu “Saleh” ite aynı kişi olabilir. [107] Akad dilinde “İbadet eden, dua eden” anlamına gelir. Samud kavminin oturduğu bölge bazı ayetlerde;

“Bağlar ve pınarlar içinde, ekinlerin ve meyvesi yumuşak, hoş hurma ağaçlarının içinde, bir de dağlardan ustalıkla evler yontulmuş..” [108] hoş bir yer olarak tasvir edilirken, diğer taraftan bir devesinin içtiği suyu dahi tartışma konusu yapacak kadar kurak, su kıtlığı çekilen bir bölge olarak tasvir ediliyor. Anılan kuyu suyunun bir gün deveye, diğer gün komşuların hayvanlarına tahsis edilmesi, nöbetleşe su içmeleri, [109] bedevilerin devenin içtiği suyu çok bularak deveyi kesmeleri [110] Hz. Salih'in bölgenin kısmen çöl veya çöl ile iç içe bir bölgesinde yaşadığı hissini veriyor. Ayet küçük bir vaha ve çevresini hatırlatıyor. Kavmin yaşadığı alan geniş bir bölgeye yayılmış olmalı ki, bazı kısımlarının bağlık ve bahçelik olduğu da anlatılıyor.

Ancak bölgenin neresi olabileceği konusunda daha önce çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Hz. Salih'in Filistin'de Petra bölgesinde yaşamış olabileceği kanaatında olanlar olduğu gibi, güneyde Yemen bölgesinde yaşamış olabileceğini düşünenler vardır. Geleneksel rivayetlere dayanan genel kanaat Suudi Arabistan'ın kuzey-batısında Madain Salih kasabasında yaşamış olabileceği doğrultusundadır. Tayma şehrinin 110 km. güneybatısına düşer. Sakinleri bedevilerdir, su ihtiyaçlarını kuyulardan karşılarlar. [111] Her ne kadar bölge eski bir yerleşim yeri ve m.ö. 5. yy-darı kalma belgelere rastlanmışsa da henüz Samud kavmine işaret olabilecek bir belgeye rastlanmamış veya henüz arkeoloji 3. bin yıla kadar inememiştir.

Mevcut bilgilere göre, bölgede Ay, Güneş ve Venüs yıldızı üçlüsüne ve Arabistan'ın diğer bölgelerinde de tapılan putlara tapınılıyordu. [112] Mü'min: 40/30-31 ayetlerinde bölgede yaşamış milletlerden Nuh, Ad ve Samud kavimlerinin ardarda zikredilmeleri, Hz. Şuayb'm kavmini önceki bölge halklarının başlarına gelenlerle uyarması,[113] özellikle ayette Ad kavminden sonra onların bölgeye hükümdarlar yapıldığı haberi? [114] Ad kavmi topraklarına Salih kavminin mirasçı olduğu kanaatini güçlendirmektedir. Şuarâ: 26/147-149 da bölge tasvir edilirken “Bahçelerde, çeşme başlarında?, Ekinler ve yumuşak tomurcuklu güzel hurmalıklar arasında?, Dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz” ifadeleriyle anlatılması, toplumun ana yerleşim yerinin yeşillik ve verimli bir yer olduğu kanaatini de veriyor. Bu tasvirler Madain Salih bölgesi tasvirlerine pek benzemiyor. Burası yani Hicr Lût gölünün güney ve güneybatısındaki İrem merkezli bölgeleri olabilir. Nitekim Kur'an'da Salih kavmi için anlatılanlar, Ad'tan sonra onları hükümdarlar yapması, ovalarında köşkler, dağlarında evler yapmaları[115], verimli ve havadar topraklara, en azından Ad kavmi topraklarına veya yakınlarına sahip olmuş olabileceklerini gösteriyor. Ayrıca A'raf suresinde Nuh, Hud, Salih ve Lût peygamberlerin ve kavimlerin ardında zikdilmesi aynı bölgeye gönderilen peygamberler oldukfarı ihtimalini de kuvvetlendiriyor. [116]

Hz. Salih'le birlikte Kur'an'ın dişi devesine de yer vermesinin sebebi, kanaatımızca o zamanlara kadar vahşi hayat süren devenin ehlileştirilmesinde Hz. Salih'in öncülük rolü üstlenmesi olabilir. Çünkü günümüz arkeolojisine göre devenin ehlileştirilmesi m.ö. 12. yy.dan sonradır. [117] Kervanlarda kullanılması ise, m.ö. VIII. yy .dan sonradır.[118] Bu bilgiler Hz. Salih'e niçin karşı çıktıklarını ve bir kayaya sıkışmış olarak bulduğu dişi deve yavrusunu özenle koruma ve ehlileştirme gayretlerini yadırgamalarını anlamamıza yardımcı oluyor.

Hz. Salih'in kavmi, bölgenin diğer halkları gibi putlara tapıyorlardı. Politeist idi. Hz. Salih'in vahdaniyet çağrısını kabul etmediler. [119] Kendisine çok az kişi inandı. İnanmayanlar onu bir gece baskını ile öldürmek istedi ve ölümle tehdit etti. [120] Önce devesini kestiler. Bunun üzerine Allah'ın gazabına uğrayan bu kavim korkunç bir deprem, [121] gürültü [122]  “Ve yıldırımlarla” [123] yok oldu.

Hz. Salih m.ö. 3. bin yılın ikinci yarısında Hz. Hud'tan sonra ve Hz. İbrahim'den önce Filistin bölgesinde yaşamış olmalıdır. Ancak kesin bir tarih ve yer göstermek eldeki bilgiler ışığında mümkün değildir.

 

1. 4. 5- Hz. İbrahim (a.s.)

 

Hz. İbrahim Harran üzerinden Filistin topraklarına doğru beraberinde hanımı, kardeşi oğlu Lût ve sürülerine bakan hizmetlilerle birlikte ilerler. Yol üzerinde konakladıkları her yerde mescitler yapar. Önce batı Filistin'e yerleşir, daha sonra Sina'da Mısır hakimiyetinde ki topraklara giderse de Mısır uç beylerinin davranışlarından hoşlanmaz geri döner. Tevrat'a göre Lut gölünün batısına yerleşir. Ancak kuzeni Lût'un çobanlarıyla kendi çobanlarının otlak yüzünden kavga etmeleri üzerine onun Sodom'a gitmesine izin verir. 86 yaşlarında iken karısının cariyesi Hacer'den oğlu İsmail, 100 yaşlarında da Sara'dan İshak doğar. Sara ve Hacer arasındaki anlaşmazlık üzerine oğlu İsmail ve Hacer'i Mekke'ye götürdüğü rivayet edilirse de, kanaatımca bu misyon gayesiyle, vahdaniyeti yaymaya yöneliktir. Bu sırada İshak henüz 4, İsmail 18 yaşlarındadır. Hz. İbrahim delikanlı oğlunu ve annesini alarak Mekke bölgesine gelir ve oğlu İsmail ile birlikte Kabe'yi inşa eder ve bu bölgenin emniyetli bir yer olması için Allah'a dua eder. [124] Kur'an'ın bu haberleri, Tevrat'ın verdiği bilgiler ışığında İsmail'in 18-20 yaşlarında ve babasına yardım edecek yaşta olduğunu onaylıyor. İsmail'in bebekliği ve Hacer'le ilgili anlatılan abartılı efsanevi olaylar, Filistin bölgesinde Hz. İbrahim'in yakın ç6vresınde henüz Mekke'ye göçmeden önce olmalıdır.

Sara'nın 127 yaşlarında Hebron yakınlarında ölümü üzerine (T kvin XXIII, l)Hz. İbrahim Keture isimli bir hanımla daha evlenir ve ondan altı çocuğu olur. [125] Büyüyüp olgunluk yaşlarına gelince, vahdaniyeti yaymaları için İsmail'de olduğu gibi, onları da çevre bölgelere gönderir. [126] Yanında sadece İshak kalır.

175 yaşlarında öldüğü zaman, karısı Sara'nın yanına, Makpela mağarasına gömülür. [127]

 

İbrahim Dini:

 

Kur'an'da “İbrahim Dini'den” söz edilir. İbrahim'in Yahudi veya Hıristiyan olmadığı vurgulanır. [128] Kur'an ve Tevrat ışığında Hz. İbrahime baktığımızda:

1- Allah'tan başka tanrı kabul etmez, Güneş, Ay, Yıldızlar vs. gibi varlıkların uluhiyetini, çocuk isnadını ve putlarla temsillerini reddeder. [129]

2- Kur'an'a göre ahirete ve haşre inanır. [130] Tevratta ahiret inancı ile ilgili açık bir ifadeye rastlanmaz, ancak Sara'nın ve kendisinin merasimle gömülmeleri ve ilahi adalet düşüncesi Ahiret inancının olduğunun işareti sayılabilir.

3- Peygamberliğe inandığı gibi, kendisinin de bir peygamber olduğu şuurunda idi. Kur'an ve Tevrat bu konuda hem fikirdir. [131]

4- Meleklerin varlığına ve bunlardan bazılarının Allah'ın mesajını peygamberine getirdiğinin şuurunda olduğuna Kur'an ve TeVrat şehadet eder. [132]

Hz. İbrahim'in ibadetleri hakkında Kur'an ve Tevrat işaretlerine bakacak olursak şunları tespit edebilirz:

1- O mabet yapmayı seven bir kişidir. Kur'an'da

“Kaabe'yi yaptığı ve insanları hacca davet ettiği” [133] Tevrat'ta kurban sunakları (mezbahlar) yaptığı [134] ve kurban sunduğu [135] anlatılır.

2- Namaz kılar [136] Tevrat bunu secde ettiği şeklinde [137] ifade eder.

3- Yoksulları doyurur, insanlara iyilik eder. [138] Tevrat ise bunu insanlara Allah'ın yolunu tutmalarını, adaletle ve barışla hareket etmelerini tavsiye ettiği şeklinde beyan eder. [139]

4- Allah'la yaptığı ahit gereği sünnet olmayı kendi ailesine ve İnananlara emreder. [140]

5- Şeriat olarak Nuh kanunlarına tâbidir. Zamanında yaşanan olaylardan Lûtîliğin, [141] kan yemenin, [142] katlin, [143] ana-baba bir kardeşlerin evlenmelerinin yasaklığı [144] anlaşılıyor. Henüz mirasla ilgili bir hüküm de yoktur. Çünkü kendi servetinin tamamını Sara'dan doğan oğlu İshak'a bırakırken, ikinci hanımı Ketura'dan ve kölelerinden doğan çocuklarına hediyeler vermekle yetiniyor. [145]

 

1. 4. 6- Hz. Lût (a.s.)

 

Hz. İbrahim'in kardeşi Haran'm oğludur. Onunla birlikte Filistin'e göç etmiştir. Bir müddet Hz. İbrahim'le birlikte yaşamış, ancak sürülerinin otlağı konusunda Hz. İbrahim'in çobanlarıyla kendi çobanlan arasında anlaşmazlıklarının ortaya çıkması üzerine ayrılarak Lüt Gölünün güney batısına Sodom'a yerleşir. [146] Hatta bir ara komşu şehir devletleriyle yapılan savaşta esir düşer ve Hz. İbrahim tarafından kurtarılır. [147]

Hz. Lût da çevresindeki politeist insanları Allah'ın birliğine inanmaya, haram fiillerden uzak durmaya davet eder. Ancak alay edilir ve ölümle tehdit edilir. [148] Bunun üzerine Allah'ın gazabına uğrayan şehre korkunç sesle, gökten kükürtlü ateş yağarak tüm şehir ve yaşayanlar ölürken, Lût ve iki kızından başka geride kimse kalmaz. [149] Kur'an Hz. Lût'un inanmayan karısının da felâkete uğrayanlar arasında olduğunu, yalnız kendsine inananların kurtulduğunu söyler. [150]

 

1. 4.7- Hz. İshak (a.s.)

 

Kur'an'ın âlim ve sadıklardan olacağını müjdelediği ve bereketler verdiğini ifade ettiği [151] İshak (a.s.) Hz İbrahim'in Sara'dan doğan oğludur. Bu sırada Sara 90, İbrahim 100, İsmail henüz 14 yaşlarında idi.[152] Doğumunun 8. günü babası kendisini sünnet etmişti. Bu sırada İbrahim (a.s.) Hebron yakınlarında oturuyordu. Tevrat'a göre kurban edilmek istenen oğul da İshak'tır. [153] Sâffat suresi [154] de kurban edilmek istenen oğulun müjdelenen oğul olduğuna işaret eder. Bununla birlikte İslâm âlimlerinin çoğu kurban edilenin Hacer'den doğan ilk oğul İsmail (a.s.) olduğunu savunurlar. [155] İshak (a.s.) Suriye'de Fırat nehri kenarında yaşayan amcası Nahor'un torunu Rebekka ile evlenir. [156] Bu sırada 40 yaşında olan Hz. İshak'ın (a.s.) 60 yaşlarına geldiğinde İkiz çocukları olur ve önce doğana Esav, sonra doğana Yakub ismini koyar. [157]

İlerleyen zaman içinde ülkede kıtlık baş göstermesi üzerine bir süre babasının da yerleştiği Filistîler bölgesinde Gerar'a göçer. Orada hem ziraat, hem hayvancılıkla uğraşır, zenginleşir. Ancak çobanlarıyla bölge halkı arasında su meselesinden anlaşmazlık çıkınca, ayrıldığı Beerseba'ya geri döner. Orada bir mabet yapar, inancını çevresine tebliğe çalışır. Çevre beyleriyle anlaşmalar yaparak barış İçinde yaşamaya çalışır. Oğullarından Yakub'uh kardeşi Esav ile anlaşmazlığı sebebiyle Yakub dayısının yanma kaçar ve orada evlenir. Bir süre sonra Yakub çocuklarıyla Hebron'a baba ocağına geri döner. Oğulları ve torunlarıyla birlikte hayatını sürdüren Hz. İshak  180 yaşlarında vefat eder. Oğulları tarafından toprağa verilir. [158]

 

1. 4. 8- Hz. Yakub (a.s.)

 

Hz. İshak'ın ikiz oğlundan ikincisidir. m.ö. 2. bin yılın ortalarına yakın bronz çağında yaşamış olmalıdır. Tefekkürü ve hikmeti seven bir mizaca sahiptir. Tevrat onu kurnazlıkla vasıflandırır. Kurnazlığıyla kardeşi Esav'm ilk doğum hakkını satın almış ve babasına varis olarak kendini takdis ettirmiştir. [159] Kardeşi kırlarda dolaşıp avlanmaktan hoşlanırken, o dedesi İbrahim'in (a.s.) yanında evde kalmayı, onu dinlemeyi ve eğitimi tercih ediyordu. Hz.îbrahim'in vefatında henüz 15 yaşlarında idi. Kardeşiyle olan anlaşmazlıklarında da ona hediyeler vererek, güzel sözler söyleyerek gönlünü almasını, olayları lehine çevirmesini bilmişti. [160] Ailesinin tavsiyesi üzerine Harran'daki dayısı Laban'ın yanma giderek onun kızları Lea ve Rahel ile evlenmişti. Bir süre orada kaldıktan sonra hanımlarını ve çocuklarını alarak Hebron'a babası yanına geri dönmüştü. Yolculuğu esnasında dedesi gibi o da konak yerlerinde mescitler yapmış, ailesini ve çevresini politeizmden korumaya çalışmıştı. Beytlehem yakınlarına geldiklerinde karısı Rahel'i Bünyamin'in doğumunda kaybetmişti. [161]

Hz. Yakub'un lâkabı İsrail idi. 12 oğlu olmuş ve bunlar daha sonra İsrail Oğullarının 12 boyunun soy ataları olmuşlardır.

Nihayet Yakub babası İshak'ın yanına Hebron'a ulaşır ve birlikte yaşamaya başlarlar. Babası vefat ettiği zaman kardeşi ile birlikte yanında bulunuyordu ve babalarını birlikte Makpela mağarasında toprağa verdiler. Büyük kıtlık oluncaya kadar Hebron'da kaldı. Daha sonra oğlu Yusuf un daveti üzerine Mısır'a göçtü, ömrünün son 17 senesini Mısır'da geçirdi ve 147 yaşında öldü. [162] Vasiyeti üzerine mumyalanarak Filistin'e götürüldü ve atalarının yanına Makpela mağarasına gömüldü. [163]

 

1. 4.9- Hz. Eyyub (a.s.)

 

Efsanevî bir kişiliği olan Hz. Eyyub'un kimliği hakkında fazla bilgi yoktur. Eski Ahid'deki manzum “Eyyub Kitabı” ve hikmetli sözleriyle meşhur olmuştur. Sabır ve şükrün sembolüdür. Yaşadığı rivayet edilen Uz şehrinin Galile'nin kuzeydoğusuna düşen Basan bölgesinde olduğu kanaati hakimdir. İslâm âlimlerinin çoğu da bu görüşe katılırlar. Bu sebeple Hz. Eyyub'un Şam taraflarında yaşadığını kabul etmişlerdir. Samda onun adına bir türbesi dahi vardır. [164] m.ö. 14. yüzyıldan kalan ve Basan'da bulunan Akadca bir metinde A-ya-ab (Eyyub) isminde bir prensten bahsedilmesi onun Eyyub olabileceği ihtimaliyetini güçlendirmiştir. [165] Buna karşın günümüz Yahudi araştırıcılarının genel eğilimi Uz şehrinin Lût gölünün güneybatısındaki Edom bölgesinde Kirbet el-İts olduğu yönündedir.

İslam bilginleri onu peygamberler sırasında Hz. Yusuftan sonraya yerleştirirler. Kur'an'da ismi dört sûrede anılır ve sabrın, şükrün örnek şahsiyeti olduğu vurgulanır. [166] Ancak tarihi şahsiyeti hakkında bilgi verilmez. Yahudi kaynaklarına dayalı olarak onun Hz. İshak'ın soyundan, annesinin veya karısının Hz. Lut'un kızlarından olduğu ileri sürülmüştür. Fakat elimizde sağlam bir bilgi yoktur. Ancak Hz. İbrahim'in Sara'dan sonra evlendiği hanımlarından olan çocuklarının soylarından olması da muhtemeldir, Şeref isimli oğlunun Kur'an'da Zü'1-Kifl ismiyle anıldığı ve övüldüğü, Şam havalesinde tevhid inancını yaymaya çalıştığı rivayet edilir. [167] Tevratta Zü'1-Kifl ismi geçmez.

 

1. 4.10- Hz. Şuayip (a.s.)

 

Sina Yarımadasında, Akabe körfezi ile Humus vadisi arasında bulunan Medyen ve Kızıl Deniz ile Medyen arasında yaşayan Eyke halklarına peygamber olarak gönderilmişti. Tatlı dilli bir zattı. Allah'ın vahdaniyeti yanında alışverişte, ölçüde hile yapmamaları, eksik tartmamaları, âhiret gününden korkmaları hususunda kavmini uyarmıştı. [168] Kendine inananlara karşı yapılan zulümlere ve tehditlere, şirke zorlamalara karşı mücadele etti. Din ve inanç hürriyetini savundu. Nuh, Hud, Salih ve Lut kavimlerinin başına gelenleri anlatarak kavmini uyardı. [169] Uyanlara aldırmayan Medyen halkını şiddetli bir deprem [170] Eyke halkını da şiddetli bir sıcak ve ateş yağmuru yok etti. [171]

Hz. Şuayb'ın Medyen'de yaşaması dolayısıyle, İslam bilginleri Medyen'de yaşayan ve sâlih bir kişi olan Hz.Musa'nın kayın pederi rahip Yesrun [172] ile Şuayb'ı aynı kişi saymışlardır. Konunun açıklığa kavuşabilmesi için elimizde yeterli belge yoktur.

 

2- Güney Arabistan Dinleri

 

Literatür.

1- Maria Höfner, “Die Vorİslamİschen Religionen Arabiens”in: Die Religionen Altsyriens, Altarabiens und der Mandaer, Stuttgart 1970, s. 234-402.

Güney Arabistan dinlerinin en tipik örneğini, Saba'da buluruz. Saba, Güney Arabistan'ın en eski devleti olduğu kadar, en fazla kaynak malzemenin de bulunduğu bir yerdir. m.ö. 400 yıllarına kadar bu ülkeyi kendilerine Mukarrib denen hükümdarlar idare etmişti. Kur'an'da ve Eski Ahid'te adı geçen Saba melikesi Belkıs'ın [173] m.ö. 935 yılında ölen Hz. Süleyman ile ilgili hikâyesi dikkate alınırsa, Belkıs'ın Hz. Süleyman'ın çağdaşı ve m.ö. 10. yüzyılda yaşadığı anlaşılmaktadır. Keşfedilen tarihi belgeler henüz m.ö. 10. yy.a ulaşmamaktadır. Belkıs'ın Kuzey Arabistan'da yaşamış “Saba” isimli bir kavme mensup Arap kraliçesi olabileceği ihtimali üzerinde duranlar da vardır. Güneşe taptıkları haber verilmekle birlikte bu inanç tüm Orta Doğu için geçerlidir, mahalli bir özelliği ortaya çıkarması bakımından yeterli değildir. Bilmen tarihi ilk Saba hükümdarı Yisa Amar (m.ö.720) dır. Asur hükümdarı 2. Sargon'a hediyeler gönderdiği rivayet edilir. Diğeri, 1. Karibul-Vatar (m.ö.695) dır. Her ikisi de, Asur tarih yazarlarınca anılırlar. Mukarrib unvanı, “Rahip kral” manasına gelir. 2. Karib ul-Vatar'dan sonra, bu unvan kelimesinin yerini “Melik” kelimesi almıştır. Pek çok belgeler eski devletin teokratik bir devlet ve imparatorluk, tanrısının da ülkenin tek hakimi olduğunu, hükümdarın tanrının yeryüzündeki vekili sayıldığını gösterir. Bu inanç, 2. Karib ul-Vatar zamanında zayıflamış ve sonraları sadece bir teoriden ibaret kalmıştır.

Kitabelerde en çok zikredilen tanrı isimleri Astar, Almakah, Zat-Himyan, Zat-Badan, Havbas ve Sama'dır. Nadiren Vedd ve Başam isimlerine de rastlanır.

Almakah, Saba devletinin ve ülkenin tanrısıdır. Başlangıçta Saba kavminin tanrısı olup, Saba'nın imparatorluk haline gelmesiyle, onun da imparatorluk tanrılığına yükselmiş olması muhtemeldir. Ay ile yakından ilgisi görülür. Tanrılar protokolünde ise, üçüncü yeri alır. İlk yeri alan ise, sulama ve ziraatle ilişkisi görülen Astar'dır. Mezopotamya'daki Iştar ve Kenan Ulardaki Astarte ile aynı olduğu hatıra gelebilir. Yalnız, Astar onların aksine erkek olarak tasavvur edilir. Sonraki devirlerde, kendisine Zu-Farat ve Zu-Ziban unvanları da verilmiştir. Venüs yıldızı ile de ilişkili olduğu görülür. Bu gezegen bazen Sabah Yıldızı, bazen Akşam Yıldızı olarak tasavvur edilir.

Zat-Himyan ve Zat-Badan ise güneşle ilgili tanrıların isimleridir. Astar, Almakah ve Zat-Himyan, Venüs, Ay ve Güneş tanrılarıdır. Bu üçlü tanrı grubu, resmi Saba teslisi sayılabilir. Bu teslis literatürde Ay-baba, ve Güneş-anne ve Yıldız-oğul olarak görülür. Bununla Sabahların ay, güneş ve venüs yıldızına taptıklarım söyleyebiliriz. Kur'an'da özellikle güneşe taptıklarının haber verilmesi, eski çağlarda görülen Ana Tanrıça inancının ve kültünün Saba'da çok yaygın olduğunun da bir işareti olmalıdır.

Bunlardan başka Havbas, Sama, Basanı ve Vedd isimli tanrılar da zikredilebilirler. Havbas ismine m.ö. 7. yüzyıldan başlayarak m.s. 3. yüzyıla kadar gelen kitabelerde rastlanır. Ay tanrısı olarak telakki edilen Vedd “Dostluk ve sevgi” manasına gelir. Main devlet tanrısıydı. Geç devirlerde Katabarrkitabelerinde sık sık rastlanan keçi suretindeki Başam ay ile ilişkili idi.. Kadın tanrıçalardan Zat-Gadran (bol su veren) ve Zu-Samavî m.ö. 4. yüzyıldan itibaren görülmeğe başlar. Gök Tanrıçası Zû-Samavî Suriye bölgesindeki Baalşamin'i hatırlatır.

Güney Arabistan'ın Kataban ve Hadramavt gibi bölgelerinde de Ay, Güneş, Yıldız tanrılarına Saba'dakilerin aynı veya değişik isimlerle tapılırdı. Bölgenin esas inancı Saba'dakinden farklı değildi. Tanrıların insan suretindeki tasvirlerine ise, eski devirlerde rastlanmaz. Putlar genelde hayvan suretlerinde tasvir edilirlerdi, insan kurbanları ise bu bölgede pek görülmez. Ancak kehanet ve fal çok yaygındır.

Güney Yemen'de ölüler kayalara oyulan odacıklara gömülürdü. Mezar hediyesi olarak ölülerin yanma çeşitli mücevherler, mühürler, muskalar ve mutfak e§yaları konurdu. Figür ve rölyeflere de rastlanır. Bunlardan, ölümden sonraki bir hayata inandıkları anlaşılmaktadır.

 

3- Orta Arabistan Dinleri

 

Literatür.

1- Kur'an-ı Kerim. İbn al-Kalbî, Putlar Kitabı, Çev. Beyza Düşüngen (Bilgin), Ankara 1969.

2- Neşet Çağatay, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahüiye Çağı, Ankara 1971, s.102-112.

Orta Arabistan'la ilgili malzeme Güney Arabistan'dakinden çok daha azdır ve yetersizdir. Halkın hayat ve inancıyla ilgili fazla bir belgeye rastlanmaz. Ancak, en önemli kaynak Kur'an-ı Kerim ve İbnul-Kelbi'nin “Kitabu'l-Asnam” isimli eseridir. Bunlar vasıtasıyla, Cahiliye Çağı Arap inancı ve adetleri hakkında bilgi sahibi oluyoruz.

Dünyanın çeşitli yerlerinde ve zamanlarında yaşamış ve halen yaşamakta olan çok tanrıcı ve putperest kavimlerin çoğunda görüldüğü üzere, Hîcaz bölgesinde de çok tanrıya inanılmakla birlikte, bunların üzerinde mutlak güç ve kudret sahibi yüce bir varlığa da inanılıyordu. Bu yüce varlığın ismine “Allah” diyorlardı. Ancak Allah'ı çok uzaklarda pasif bir tanrı olarak tasavvur ettikleri için, günlük işlerinde çevrelerinde putlarını gördükleri, Allah'la aralarında şefaatçi olduklarına inandıkları, düşük derecedeki ilahlara tapıyorlardı. Yüce Allah'ı ise, büyük tehlikelerde, güçlerinin sınırlı olduğuna inandıkları İlahlarından ümit kestikleri zamanlar hatırlıyorlardı. Bu durumu Kur'an şöyle açıklar:

“Denizde boğulma korkusunun şiddeti size geldiği zaman, Allah 'tan başka taptığınız bütün putlar hatırınızdan kaybolur. Yalnzı O'na dua edersiniz. Fakat Allah sizi kurtarıp karaya çıkarınca da yüz çevirirsiniz”

Ayrıca müşriklere, arzın ve üstündeki varlıkların, göklerin ve Arş'ın, mülkiyet ve hazinelerinin kimin olduğu sorulduğunda da “Allah'tır” derlerdi. Allanın varlığını inkar etmezlerdi. Allah'tan başka, daha pek çok Tanrısal varlıkların mevcudiyetine de inanırlardı. İsimlerini Lât, Menat, Uzza, Hübel vs. olarak adlandırdıkları bu ilahların tabii kaya, ağaç, heykel vs. şeklindeki putlarla müşahhaslaştırdıklarından, kendilerine “Putperest” de denmiştir. Bunlardan Menat, Lât ve Uzza'yı dişi telakki edip Allah'ın kızları diyorlardı. Bunlar bütün Arabistan'da hürmet görürlerdi. Hübel erkek sayılırdı. Bu tanrıları içinde en eskisi Menat idi. Putu büyük bir taştı, Mekke ile Medine arasında, Kudayd denen bir mevkide bulunurdu. Bilhassa Evs ve Hazrec kabileleri tazim ederlerdi. Ama, kültü bütün Araplar arasında yaygındı.

Lât, kültü Orta ve Kuzey Arabistan'da yaygındı. Merkezi kült yeri Tâifde vr Putu beyaz bir granit taştı ve bugünkü Taif Camii yerinde bulunuyordu, olduğu verimli dere, onun arazisi sayılırdı. Lâfın mücevher taşlarla, altın ve “Müşle, tütsü ve kumaşlarla dolu bir cabcab'ı (puta yapılan takdimelerin konduğu bir kuyu) vardı.

Üç tanrıçadan en genci Uzza, güçlü, kuvvetli manasına gelir. Kültü, bütün Arabistan'a yayılmıştı. Kült yeri Mekke'de, Nahle deresinde üç samura ağacı idi. Buraya Gatafan Kâbesi de denirdi. Putun bu ağaçlarda oturduğuna inanılırdı. İslam'ın gelişinden sonra Hz. Muhammed'in emriyle ağaçları kesilmiş, evi de yıkılmıştır. [174] Arabistan'ın kuzey bölgelerinde, Uzza ile Venüs gezegeni arasında ilgi kurulurdu. Bu üç tanrıça dışında Kur'an'da Nuh kavminin;

“Tanrılarınızı bırakmayın, ne Vedd'i ne Suva'ı ne de Yegus'u, Yeûk'u ve Nasr'ı bırakmayın” [175] dedikleri Vedd (ay), Suva, Yagus, Yauk ve Nasr (güneş) isimli tanrılar da zikredilir. Bunlar, önceleri kabile tanrıları olmalıdır. Bu tanrılara, Güney Arabistan'da da rastlanır. [176]

Orta Arabistan'ın meşhur tanrılarından birisi, Hübel'dir. Putu insan suretinde idi ve Kabe'de bulunuyordu. Kuzeyde Muaz bölgesinden getirilmişti. Putu önündeki susuz kuyu cabcab vazifesi görürdü ve önünde fal okları atılırdı.

Kabe'de bulunan İsaf ve Naile putları, Huzaa ve Kureyş kabilelerince tazim görürdü. Kureyş'in hürmet ettiği tanrılardan Menaf, Kuzey Arabistan'da Zeus ile aynı sayılırdı. Ayrıca Ruda, Şems, Kuzah ve diğer başka tanrılara tapıldığı olmuştur.                                                                            

 

3. 1- Kültleri                             

 

Politeistler putlarına Allah'a ibadet eder gibi tapınırlar, sevgi beslerler, onlar için kurban sunarlardı. Kurbanların en önemlisi deve idi. Koyun ve sığır da makbul sayılırdı. Kurbanı herkes sunabilirdi. Kurban hayvanının eti, ya toplu bir ziyafetle tüketilir veya vahşi hayvanlara bırakılırdı. Kurban hayvanının kanı ise, tamamen akıtılırdı. O tanrının hissesi sayılırdı. Sürüde ilk doğan hayvan da kurban edilirdi. Kurbanın kemiklerinin kırılması ise, yasaktı. Çünkü kemikler sağlam kalırsa, kurban hayvanının tekrar dirileceğine inanılıyordu. Yine bazı hayvanlar

sürüden seçilerek, sürünün bereketi için tanrıya hediye edilir ve serbest bırakılırdı. Artık bu hayvanlara dokunulmaz, çalıştırılmaz ve kesilmezdi. Tanrıya vakfedilen dişi hayvanların sütü ise tamamen misafirlere ve fakirlere ayrılırdı. Bu türlü hayvanlar, ya sürüde bırakılır veya bir kült yerine verilmesi tercih edilirdi.

Kült yerleri ise, yerleşik halka aitti. Bu ziyaret yerlerinde kült taşları veya bir kült evi bulunurdu. Bunlar Kabe gibi birer bina idiler, mabet değillerdi. Ayrıca, her bir putun kutsal bölgesi vardı ve buna himâ denirdi. Hima içinde avlanılması ve ağaçlarından kesilmesi yasaktı. Burada, yalnız tanrıya bağışlanan hayvanların otlamasına izin verilirdi. Sürüden bir hayvanın tesadüfen veya yanlışlıkla o bölgeye girmesi halinde de geri alınamazdı. Artık o, tanrının hissesine düşmüş sayılırdı.

Putlar ise, acayip şekillerdeki taşlardı. Rivayete göre, yalnız Vedd ve Hübel putları olmak üzere, iki tanrının putu insan suretinde idi. Bunlar Araplara dışarıdan gelmişlerdi. Araplar, önceleri bu şekildeki tanrı suretlerini bilmiyorlardı. Kült taşlarına, ansab veya asnam derlerdi. Bir kült yerinde, ekseriya pek çok asnam bulunurdu. Putlar önünde kurban kesilir ve kanı puta sürülür veya serpilirdi. İbâdet olarak putun veya kült taşının etrafında dolaşılır, tavaf edilir, okşanıp öpülür, üzerine elbise, silah vs. asılırdı. Puta verilen hediyeler, putun yanındaki cabcab denen bir mağara veya çukura konulurdu.

Bu durumu İslamiyet öncesi Arapların ve diğer Sami kavimlerin bilgi ve kültür noksanlığına verenler olabilir. Onların çağımızda da dünyanın ileri ve medeni ülkelerinde bu türlü inançların yaygın olduğunu hatırlamaları gerekir. Konu kültür problemi değildir. İlkel bir kişi dahi, bir taş dikmekle, bir taş yığmı meydana getirmekle veya bir heykel yontmakla yeni bir tanrı yarattığını iddia etmez, düşünmez. Dünyada hiç kimse taşa taş olarak tazimde bulunmaz. Önünde huşu duyulan bir taş varsa, o taşa tanrının geldiğine, onda ilahi ruhun ikamet ettiğine veya onu tanrının ruhlandırdığına inanıldığı içindir. Artık o taşta tanrının vücutlaşmış olduğuna, onunla ilişki kuran kimsenin, Tanrı ile ilişki kurduğuna inanılır, onunla konuşulur, önünde huşu duyulur. Kutsal taş ve bulunduğu yer, Tanrının insanlarla ilişki kurduğu ,biatlara cevap verdiği bir mekan olur.

Genellikle putlardan söz edildiğinde bir tanrı resmi veya heykel tasavvur edilir. Özellikle Eski Yunan ve Roma gibi plastik sanatlarda ilerlemiş milletlerin dinlerinde hayal ettikleri heykel ve kabartmalar şeklinde ortaya koydukları örnekler düşünülür. Putların kutsallığı fiziki görünümlerinden gelmez. Onlarda ilahi ruhun, ilahi gücün bulunduğuna, içlerinde oturduğuna inanmaları, onları kutsallaştırır. Özellikle Araplar, çevrelerinde plastik sanatların çok ilerlemiş olmasına rağmen, hlarım şekillendirme ihtiyacını duymamışlardır. Suriye'den getirilen Hübel putu Vedd   putu dışındaki putların hemen hepsi kaba bir taş sütunu veya kaya İçlinde idi   Uzza putu üç ağaçtan ibaretti. Mekke'nin fethinden sonra kesilerek kültüne son verilmiştir. Cidde sahilindeki Sa'd putu, uzun bir kaya parçasıydı. Fals tu  kara dağların ortasında kırmızı bir burundu.Uzaktan bakıldığında insan görünümünü andırırdı. Putlara taş olarak değil, içinde varlığına inandıkları ilahi “Üçten istifade için taparlardı. Ondan yardım beklerlerdi.” Hatta Kur'an'ın açıkladığı gibi, bazıları Biz onlara (putlara) ibadet etmiyoruz, ancak bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz derlerdi. Allah katında şefaatçi olduğuna inanır, dünyevî kazanç, zenginlik, sıhhat, uzun ömür beklerlerdi. [177]

 

3-2. Hz. İsmail (a.s.)

 

Hz. İbrahim'in karısı Saranın cariyesi Mısır asıllı Hacer'den doğan oğludur. Tevrat'a göre, İsmail doğduğunda Hz. İbrahim 86, İshak doğduğunda 100 yaşında idi. Sara'nın kıskançlıkla Hacer'i ve İsmail'i evden çıkarmasını Hz. İbrahim'e söylediğinde İsmail en az 18-20 yaşlarında olmalıdır. [178] Ancak İsmail ve annesinin evden uzaklaştırıldığında İsmail'in henüz bebek olduğu rivayetine Tevrat'ta rastlanır.[179] Tevrat, İsmail ve annesinin Hz. İbrahim'in biraz uzağında Sina'nın güneyine Paran çölüne yerleştiklerini anlatır.[180] Kur'an'm haber verdiği Hz. İbrahim karısı ve oğlunu çok uzaklara bugünkü Mekke'ye getirmesi ise 15-20 yaşlarında iken olmalıdır. Çünkü İsmail ile birlikte Kabe'yi inşa etmesi İsmail'in babasına yardım edecek yaşta olduğunu gösterir. Bir müddet sonra da kalbi hüzünle dolu olarak:

“Rabbımız, ben çocuklarımdan birini senin Beyt-i Haram'ının yanında ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Namaz kılsınlar diye (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir takım gönülleri onları sever yag ve onları çeşitli meyvelerle besle ki onlar şükretsinler” [181] duasıyla ayrılır.

İsmail, çevredeki göçebelerden Cürhüm kabilesinden bir kızla evlenir. Annesi Hacer burada vefat eder. Hz. İbrahim'in oğlunu ziyaret için bir kaç defa geldiğine dair hikayeler de anlatılır. [182]

“Bir zamanlar İbrahim'e Beytin yerini açıklamıştık..” [183] ifadesinden Hz. İbrahim'in Hacer ve İsmail'i Allah'ın emriyle, bir görev için Filistin'den getirdiği ve Kabe'nin inşaat yerini kendisine işaret edildiği anlaşılıyor. Burada Hz. İsmail'in Mekke ve çevresinden geçen kervanlara, göçebelere Allah'm birliğini tebliğ etmiştir. Olayın iki eşin kıskançlık anlaşmazlığına bağlanması Hz. İbrahim'in peygamberliğine aykırı düşer ve basite indirgemek olur. Nitekim Sara'dan sonraki evliliğinden doğan oğullarını da olgunluk yaşlarına ulaşınca bölgenin çeşitli yerlerine yerleşmeleri için göndermiştir. Hedef muhtemelen vahdet inancını yaymak olmalıdır. Burada Hacer'in annelik duygusuyla seçimini oğlu İsmail'den yana yaptığı ve ondan ayrılmadığı anlaşılıyor.

Hz. İsmail 137 yaşında vefat ettiğinde [184] annesi Hacer'in kabri yanına, yani Kabe'nin Hıcr'ına gömülür.

 

3- 3. Hanifler

 

Arap yarımadasında, özellikle Hicaz bölgesinde politeistler arasında yaşayan, kendilerine “Hanif” denen kimseler de vardı. Bunlar ne Yahudi ne de Hıristiyan olmadıkları halde Allah'ın varlığına ve birliğine inanırlar ve dualarında Allah'a yönelirlerdi. Hz. İbrahim dinini yaşattıklarına inanıyorlardı. Kendilerini tebliğle görevli hissetmemekle birlikte, vahdaniyet inançlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Kur'anda bunlara işaretler vardır. [185] Bunların Hz. İsmail'in dinini yaşatmaya çalışan müminler olmaları da muhtemeldir.[186]

 

ESKİ AVRUPA DİNLERİ

 

Eski Avrupa dinleri deyince hatırlarımıza günümüzde taraftan pek kalmamış Avrupa kıtasının eski dinleri; başta Eski Yunan Dini olmak üzere, Roma, Cermen, Kelt ve Slav kavimlerinin inançları ve günümüze ulaşan kalıntıları gelir. Özellikle en görkemlileri geride bıraktıkları putları ve mabetleriyle sanat dünyasını süsleyen Yunan ve Roma dinleridir.

 

1- Yunan Dinleri

 

Literatür:

1- Hans-Joachim Schoeps, Religionen, Gütersloh 1964, s.137-153.

2- H.von Glasenapp, Die Nichtchristlichen Religionen, s.131-143.

3- F. Heiler, Die Religionen der Menschheit, s. 452-484.

Eski Yunan dini, eski Babîl ve Mısır dinleri gibi çok tanrılı bir dindir. Yâni Zeus'a aynı zamanda Roma'nın Apollon'u, Mısır'ın Amon-Re'si, ve Kuzey Arabistan'ın El'i olarak tapınılabilir. Bütün bu dinlerde tanrıların birbirleri arasındaki mücadelelerine inanılır ve mitolojileri anlatılır. Mitolojiye yükselen tarih öncesi devirleri yansıtır.

İsrail Oğullarının Mısır'dan çıkarak, Hz.Musa komutasında Filistin'e, Kenan İline akın ettikleri zamanlarda îyon'lan ve Akalan izleyen Dor'lar (m.ö. 12. yüzyılda) Yunanistan'a akın ettiler ve bu ülkede kuvvetli bir kültürü hazır buldular. Fakat, önceki kavimlerden kendi dini tasavvurlarına neleri kattıklarını bilemiyoruz. Daha çok Girit Adası ve Anadolu kültürünün kuvvetli etkileri görülmekle birlikte, bu ada dünyasının ve kültürünün çıkışı henüz yeterince açıklanamamıştır. Ancak, Suriye ve Anadolu ile ilişkilerinin güçlü olduğu da şüphesizdir.

Yunan dini ve ibâdetleri ile ilgili bilgilerimiz genelde arkeolojik kaynaklara dayanır. Bunlar, arkeolojik kazılar neticesinde bulunan mabet, tanrı resimleri, kurban hediyeleri, kitabeler,   taş   ve   tuğladan yapılmış heykeller, üzeri dinsel resimlerle süslü kaplardır. Yine, Eski Çağ yazarlarının sayısız haberleri; mitolojik hikâyeler ve efsaneler; Hıristiyan yazarların putperestlerin inanç ve İbâdetlerini tenkitleri dolayısıyla anlattıkları haberler de bize ışık tutmaktadır.

 

1. 1- Yunan Tanrılar Dünyası

 

Eski Yunanlılar, tanrılarım insan varlığının en üstün suretleri olarak görüyorlardı. Tanrılar göğün uzaklarında bir yerde oturuyor, dünyaya hükmediyorlardı. Özellikle, Tesalya'daki 3000 metre yüksekliğinde ekseriya bulutlarla kaplı olan Olimpos dağının tepesinde oturdukları tasavvur edilirdi. Tanrıların ve insanların babası, gök tanrısı Zeus burada hüküm sürerdi. O, hak ve adaletin, dünya nizamının ve kaderin koruyucusu idi. Homer'e göre O, insanlarla doğrudan doğruya ilişki kurmayan, elçileri vasıtasıyla görüşen tek tanrıydı. Zeus'un bu şekilde yüceltilmesi politeist dinlerin pek çoğunda olduğu gibi, Yunanlılarda da henoteizm'e karşı bir meylin varlığını göstermektedir. Bu yüceltmede, tanrıların bir kısmı Zeus'un bünyesinde kaybolmuş ve bazıları da Zeus'un çeşitli isimlerinde yaşamaya devam etmiştir.

Gök Tanrısı olarak tabiatın nizamım Zeus elinde tutmaktadır. O içinde bulunulan zamanı ve geleceği bilir. Yeminin kutsiyetini, misafirin ve mültecinin hakkını korur. O yine, evin, ailenin ve devletin koruyucusudur. Onun en meşhur bayramı, dört senede bir defa yapılan, bütün Yunan şehir ve kabilelerinin katıldıkları Olimpiyat şenlikleri idi. Şenlikler esnasında kan dökmek, kesinlikle yasaktı. Arapların “Haram aylar” benzerinde görüldüğü gibi, bu zamanda bütün Yunanistan'da sulh hüküm sürerdi. Homer'e göre, ilk Olimpiyat oyunları m.ö. 776 yılında Yunanistan'da başlamıştı. Ancak, bin yıldan fazla bir zaman kesintisiz devam eden bu oyunlar, Hıristiyanlığın hakimiyeti ile, m.s. 393 yılında kral Theodosius'un saltanat zamanında durdurulmuştu. m.ö. 460 yılında Olimpiya'da tamamlanan, 22 metre yüksekliğindeki Zeus mabedi çok meşhurdu ve içinde tanrının altın ve fıldişinden yapılmış putu bulunuyordu. Zeus'un zevcesi Hera idi. Şerefine, genç kızların katıldığı, özel oyun ve yarışlar düzenlenirdi. Olimpiya'nın en eski mabetlerinde, Heranın putu da bulunurdu.

Zeus'un, tabiat ve kehânet tanrısı olarak Kuzey Yunanistan'da bir meşe koruluğunda tâzİm edilen Dodenanın kült yeriyle de İlişkisi bulunmaktaydı. Bazen, verimlilik tanrısı olarak bir boğa suretinde temsil edilirdi. Mitolojiye göre, boğa suretine girerek, Fenike Kralının kızı Avrupa'yı deniz üzerinden Girit adasına; bir kral oğlu olan genç ve güzel Gânymed'i de Olimp dağına aynı şekilde kaçırmıştı. Ganymed Olİmp dağında Zeus'un emriyle tanrılar sakisi olmuştu. Zeus hakkındaki tasavvurlar, onun ölen ve tekrar dirilen bitki tanrılarıyla da yakından alâkalı olduğunu göstermektedir.

Önemi bakımından Zeus'la mukayese edilebilecek diğer bir tanrı ise, ahmet tanrısı ApoIIon'dur. Önce Anadolu'da dehşet saçan zâlim bir tanrı olarak ortaya çıkmış, daha sonra da tamamen Yunan ruhuna uymuştu. Onun ana kült yeri, daha önce bir yılan tanrısı kültünün bulunduğu Delphi idi. îkiyüzün üzerindeki kült isimlerinden anlaşıldığına göre, Apollon da, pek çok tanrıyı bünyesine almıştı. Güzellik, müzik ve ahengi kendisinde vücutlaştırmış ve kültü, bütün Yunanistan ve Anadolu'ya yayılmıştı. Yay, org ve defne onun ululuk işareti idi. Her dört senede bir defa Apollon adına Delphi'de oyunlar düzenlenirdi. Mabedinin içinde, dünyanın ortası sayılan göbek taşı bulunurdu. Bunun üzerindeki üç ayaklı bir kürsüye kadın bir kâhin oturarak, gelecekten haber verirdi. Bu sebeple devlet işleri, koloni kurmalar ve günlük işlerle ilgili konularda tavsiye için Apollon mabedine gidilirdi. Harp, salgın hastalıklar veya kötü mahsul durumlarında tanrının öfkesini bertaraf için gerekli kefaretler orada tespit edilirdi.

Olimpos dağının tanrılar meclisi kadın üyelerinden yer tanrıçası ve Zeus'un zevcesi Gaya da önemli ilâhlardan sayılırdı. Zeus'un diğer zevcesi Hera, aynı zamanda kadınların ve evliliğin koruyucu tanrıçasıydı. Atina şehrinin koruyucu tanrıçası Athena ise başlangıçta bir fetişe bağlı olarak Akropolis'e girmişti. Bir şehir tanrıçası olmasına rağmen, Yunanistan'ın pek çok yerlerinde kutsal sayılmıştı. Zeus'un kızı Pallas Athena, bir harp tanrıçası idi. Aynı zamanda harp arabasının, kavalın, pulluğun ve dokuma tezgâhının bulucusu sayılırdı. Her sene şerefine şenlikler tertip edilir, müzik ve jimnastik yarışmaları yapılırdı.

Posaydon, Zeus'un kardeşi ve deniz tanrısıdır. Yunan öncesi bir tanrıdır. Yer Tanrıçasının kocası da sayılır. Sarayı denizin derinliklerinde bulunur. Onun en büyük kült yeri Korint'teki İsthmos'da idi. Her sene Şerefine araba koşuları yapılırdı. Ekseriya kısrak suretinde tasvir ve tanzim alırdı. Kanatlı gök kısrağı Pegasos, Posaydon'un zürriyetinden sayılırdı.

Zeus'un diğer kardeşi, yeraltı dünyasının tanrısı sayılan Hades'tir. üzerinde hükümranlığını sürdürdüğüne inanılır. Bu merhametsiz ve yenilmez tanrıya kurban olarak kara koyun sunulur ve bu esnada eller yere vurulurdu. Kültü bütün Yunanistan'a yayılan önemli tanrılardan biri de, Hermes idi. Zeus'un oğlu ve tanrılar elçisi olarak tasavvur edilirdi. Süratin temsilcisi ve ruhların yöneticisi sayılırdı. İnsanların ruhlarını Hades'e götüren o idi. Yine rüyaları gösteren, insanların gözlerine sopasıyla dokunarak uyutan ve uyandıran da o idi. Çoban kavalının ve rebabın kâşifi de yine Hermes sayılırdı. Perilerin ve güzellik tanrıçalarının musiki korolarını, o idare ederdi. Sırlı bir varlığı bulunmakta idi. Orta Doğu'da Hızır tasavvurunda da görüldüğü gibi, ümit edilmedik bir şekilde, ümit edilmedik bir zamanda birdenbire İnsanların karşısına çıkıverir, yardım ederdi. O, yolların, seyyahların ve tüccarların, fakat aynı zamanda hırsız ve hilekârların da koruyucu patronu idi. Bu çeşitli özelliklere sahip olan Hermes bereket ve çobanlar tanrısı olarak da saygı görürdü. Yol kavşaklarında şerefine dikilen phallus sütunları kutsal sayılırdı. Bunun için bütün Yunanistan'da yollara ve meydanlara dikilmiş "hermen" İsimli bu taş sütunlar erkeklik ve hayat gücünün de sembolü idiler. Güreş okullarının ve halk hizmetine açık binaların girişlerinde Hermes sembolleri bulunurdu.

Yukarıda zikrettiğimiz ilâhlardan başka, Eski Yunan dininde önemli rol oynayan diğer ilâhlar da vardı. Bunlardan Ares, kaba kuvvetin tanrısıydı. Savaştaki vahşet ve çılgınlığın temsilcisiydi. Artemis, av tanrıçasıydı. Kendisine periler refakat ederlerdi. Afrodit, güzellik ve aşk tanrıçasıydı. Mitolojiye göre, Kıbrıs'da deniz köpüğünden oluşmuştu. Korint'de onun kültü, Babil'inlştar kültünün etkisinde kaldığı hatıra gelen kutsal fahişelikle birleşmişti. Kocası Hefaistos ve oğlu aşk tanrısı Eros'tu. Kurban ateşi ve ocak tanrısı Hestiya'dır. Çoban tanrısı Pan, rüzgâr tanrısı Aydos, karısı ve sabah kızıllığı tanrıçası Eos ve ay tanrısı Helana önemli tanrılardandı.

Homer'in anlattığı eski Yunan tanrıları, Aristo'nun da ifâde ettiği gibi ölümsüz insanlardı. Ahlâkî bakımdan, insanlardan pek üstün değillerdi. Sadece insanlardan kuvvetçe üstünlerdi. Tanrılar da insanlar gibi sevişirler, öfkelenirler, sevinirler, acı çekerler, kin tutarlardı. Her işlerinde gizli bir maksatları bulunurdu. Bu sebeple kendilerine güven duyulmazdı. Dünyada otururlardı. İstedikleri zaman, İstedikleri kuvvetleri de yoktu.

Kralların Zeus'un soyundan geldiğine, onları Zeus'un kral seçtiğine inanılırdı. Krallar, Zeus'un yeryüzündeki temsilcileri olarak âyinleri idare etmekle yükümlü idiler. Aynı zamanda, baş rahip sayılırlardı. Ancak Firavunlar da görüldüğü gibi, açık bir ulûhiyet iddiasında bulunmazlardı. Zeus adına, hak ve adaleti tesis etmeye çalışırlardı.

 

1. 2- Ölümden Sonraki Hayat Tasavvurları

 

Çok eski tasavvurlara göre ölüler, evlerinin yakınında, mezarlarda vasamaya devam ederlerdi veya belirli bir zaman sonra dünyaya tekrar geri dönerlerdi. Bu inancın yanında, ölenlerin, gölgelerin yaşadıkları, yeraltında bir Ölüler alemi bulunmakta idi. Artık dünya yüzüne çıkamadıkları için, üzüntü içinde hayatlarını sürdürürlerdi. Yalnız seçkinler ve kutsallar “Eıysium” denen ve dünyanın batı kenarında bulunduğu tasavvur edilen, kutsallar adasına giderler ve orada ölümsüz olarak yaşarlardı. Ölümden sonra, âhirete inanmayanlar da eksik değildi. Odyssee'de Achilleus: “Günlük bir işçi hayatı sürmeyi, fakir bir çiftçinin tarlasında boğaz tokluğuna çalışmayı, hiç bir hayatın olmadığı ölüme seve seve tercih ederim” demişti ki, mevcut zayıf âhiret inancını kabul etmeyenlerin de varlığına işaret etmektedir.

Eski Yunanlıların âhiret inancına olan ihtiyaçlarını sır dinleri müşahhas tasvirlerle gidermeye çalışmıştır. Buna göre: günahkârların yeraltında bir cehennemde cezalandırılacağı, iyilerin ise Tanrısal bir dünyada, yani kutsallar Adası'ında mükâfatlandırılacağı telkin edilmiştir. Daha sonraki devirlerde, Orfikler tarafından hazırlanan ruh tasavvurlarına göre, ruh cesedin yok olmasından sonra serbestçe yaşamaya devam ederdi. Vücut ruhun mezarı İdi, ruh vücuttan kurtulduktan sonra, gerçek hayata kavuşurdu. Onlara göre insanlar, bir kısır döngü çemberinden ibaret olan ruh göçü (tenasüh) içinde bulunurlardı. Kurtuluş, ancak tenasüh çemberinden kurtulmakla olurdu. Meşhur filozoflardan Pythogoras, Empedoklas, Eflatun gibi bazıları da Orfikler'in bu inancında idiler.

 

1. 3- Politeizme Tepkiler                                 

 

Orphik ekollerin politeizme karşı çıktığı bilinir. Özellikle Xenophanes çok tanrıcı inançlara, mitolojik tanrı tasavvurlarına karşı mücadele eder. Homer ve Hesiod'u tenkit eder. Bunların insanlıkla ilgili olan bütün kötü şeyleri tanrılara da mal ettiklerini, tanrıları insan kılığında tasarlayıp, hırsızlık, zina, aldatma gibi bütün kötü şeyleri yapabileceklerini tasarladıklarını söyler ve devam eder: “Eğer, öküzler ve aslanlar da resim yapabilselerdi, kendi tanrılarını öküz ve aslan şeklinde çizerlerdi. Nitekim, her ulus da kendi tanrısına kendi sıfatlarını verecektir. Böylece, zenciler, tanrılarını yassı burunlu ve siyah kıvırcık saçlı olarak tasarlayacaklar, buna karşılık, Kuzey Trakyalılar, mavi gözlü ve sarı saçlı bir tanrı düşüneceklerdi” der. [187]

Xenophannes'e göre, gerçekte Tanrı, bu sıfatların hepsinden uzaktır. Bunlardan hiçbiri Tanrı 'ya mal edilemez. Tanrı birdir, sonsuz ve hareketsizdir. Ne doğar, ne ölür, ne de değişir. Bununla birlikte, Tanrı, alemdeki bütün değişmeleri ve bütün hareketleri idare eder. Kendisi hiçbir vakit hareket etmeyen ve yer değiştirmeyen bu Tanrı, her şeyi duyar ve görür. Xenophanes, başka Tanrıların varlığını da kabul eder. Ama, bütün bu Tanrıların üstünde onların hepsine birden hakim olan bu tek ve güçlü Tanrı'yı koyar. Bundan dolayı, Xenophanes'in tek tanrıcılığı daha tam bir monoteizm değildir. Çünkü alemi İdare eden bu tek Tanırdan başka, bu tek Tanrı'ya bağlı olan başka tanrıların varlığını da kabul eder. [188]

Heraklit'e göre alemi idare eden prensip Logos ile Tanrı aynı şeydir. Tanrı, alemin içinde bulunan, alemi düzenleyen ve idare eden prensibin, yani, logos'un kendisi olarak göz önünde tutulur. Logos alemin her noktasına nüfuz etmiş, bütün bölümlerinin içine işlemiştir. Hatta ferdi ruhlar, dünya ruhu olan Logos'tan birer parça, birer bölümdürler. İnsan ölünce ruhu bütüne kavuşur. Alemdeki olguları düzenleyen tanrı, aynı zamanda alemin içindedir. Bu görüşüyle Heraklit, monoteist ve panteist bir görüşü savunmuştur. [189] Parmenides'e göre ise, bu alem ve Tanrı birdir, aynıdır. Varlığın kendisidir. Geleneksel Yunan dinine karşı çıkanlardan biri de Anaxagoras'tır. Tapınılan tanrıların aslında taş kütlelerinden başka bir şey olmadıklarını söylemiştir. Bundan dolayı tanrılara karşı saygısızlıkla suçlanmış ve ülkesinden sürgün edilmiştir. [190]

 

2- Romalıların Dini

 

Literatür.

1- H.J.Schoeps, Religionen, s. 156-164.

2- H.von Glasenapp, Die nichtchristlichen Religionen, s. 58-268.

3- F. Heiler, Die Religionen der Menschheit, s. 484-500.

Romalıların dini, hakimiyetlerine aldıkları ülkelerin çeşitli kült elementlerin karışımından gelişmiştir. Temel esasları, krallar devrinden başlayarak İmparatorluk Devri'nin geç zamanlarına kadar, kült ve dinî merasimlerde kendini korumuştur. İtalya yarımadasında çok eski devirlerden beri Hindu-Cermen ve Lâtin kavimleri oturuyor, ziraatla meşgul oluyorlardı.

Yine, Anadolu'dan Orta-İtalya'ya geldiği zannedilen ve dilleri bugün halen bir bilmece olan Etrüsükler de bu yarımada da oturmuşlardı.

Etrüsüklerin dini, Roma dini üzerine kuvvetle tesir etmişti. Bilhassa cok gelişmiş ölüler kültü ve âhiret inançları, halen muhafaza edilen mezar ve duvar resimleriyle süslü metropollerden (ölü şehirlerinden) anlaşılmaktadır. Yine Etrüsüklerce kuş uçuşlarının gözetilmesinden, kurban hayvanlarının bağırsak ve karaciğerlerinin incelenmesinden, tanrıların istekleri ve istikbal anlaşılabilirdi.

Latinler, Sabinler vs. gibi kavimler ise genellikle şehirlerde otururlardı. Bu şehirlerin en önemlisi. Roma idi. Her kavmin kendisine has bir kültü vardı ve en önemli kült, Jüpiter Latiaris'inki idi. Roma şehrinin, Lâtin'lerin politik önderliğini almasından sonra (m.s. 4. yüzyıla kadar), Jüpiter'in kültü gelişmiş ve ihtişamlı merasimlerle kutlanmıştı. Önemli İlahlardan biri de Ay Tanrısı Diana idi. Bütün Lâtin'ler tarafından sayılır, hürmet görürdü. O'nun en meşhur kült yeri, Aricia'da Nemi Gölü kenarındaki bir koruluk idi. Kültü, İmparatorluk Devrinde de devam etmişti.

Eski Roma dini, aile ve devlet kültü üzerine bina edilen bir halk dini örneğiydi. Bu sebeple Romalılar, kendilerine has bir dinin yaratıcısı sayılmazlar. Dinsel ihtiyaçlarını, başkalarından almak durumunda kalmışlardı. Buradaki yabancı dindarlık elementlerine bakılırsa, Roma dinine üç büyük akımın olduğu görülür. Bunlar; m.ö. 8. yüzyılda Etrüsük, 6. yüzyılda Yunan ve 3. yüzyılda Helenistik-Doğu dalgalarıdır. Ancak bu dinletin karışımı, Roma dini tarihinin henüz başında Etrüsük ve Lâtin elementlerinin birbirine karışmasıyla başlamış ve bugünkü “Eski Roma Dini” olarak isimlendirdiğimiz din ortaya çıkmıştır.

 

2. 1- Roma Tanrılar Dünyası

 

m.ö. 753 yıllarından bize ulaşan rivayetlere göre, Romulus ve Romus ikiz kardeşler tarafından kurulan Roma şehrinin en eski ve yüksek tanrılar üçlüsü Jüpiter, Mars, Quirinus idi. Bu tanrıların her biri özel bir kült rahibine sahipti. Rahipler kült derecelerinde, kraldan sonra en yüksek mevkii alırlardı. Jüpiter tipik bir Hindu-Cermen tısıydı. Daha sonraki devirlerde Zeus'la eşit tutulmuştu. Işık tanrısı olarak kabul biliyordu ve dolunay günleri O'na atfedilirdi. Çünkü, o gün güneşin batmasıyla yer ve göğün ışığı sönmüyordu. Yine aynı günde Jüpiter rahipleri Roma kalesinde kendisine beyaz bir koyun kurban ederlerdi. Burada ancak kahinler için serbest olan bir meydan vardı. Kâhinler buradan göğün durumunu, kuşların uçuşunu gözetlerler, Jüpiter'in gelecek hakkındaki düşüncelerini ve arzularını öğrenmeğe çalışırlardı. m.ö. 509 yılında kalenin güney uçunda, büyük bir Jüpiter mabedi bina edildi ve daha önce burada Jüpiter Feretrius'un mabedi bulunuyordu. O, bir şimşekle suçluları öldürmüştü. Jüpiter rahipleri anlaşmaların koruyucuları sayılırlardı. Yine burada, eski bir fetiş (kutsal sayılan bir taş) bulunuyordu. Anlaşmalar bu taşın yanında yapılır, bu esnada da bir domuz okla öldürülmek suretiyle kurban edilirdi. Manası: “Nasıl ki ok domuzu öldürdüyse, anlaşmayı ve vazifelerini Roma halkı tutmazsa, aynı şekilde onları da Jüpiter öldürecektir” demekti. Zeus'un zevcesi Hera olduğu gibi, daha sonraları, Jüpiter'in zevcesi de Juno olmuştur. Romalılar atalarının inançlarını tamamen bırakıncaya kadar sadık kaldıkları en yüksek tanrı, Jüpiter optimus, maximus (en byüyük, en iyi) idi. Onun önünde halk titrerdi. Hatta Antiochuse Epiphanes gibi bir yabancı kendi başşehrinde bir mabet yaptırarak, O'nun kültünü yaymaya canla başla gayret etmişti. Jüpiter'e karşı yalnız Yahudiler, kendi inançlarını ve Allah'ın üstünlüğünü savunabilmişlerdi. Fakat, bu direnişleri fayda vermemiş, Hadrian zamanında Kudüs'teki Süleyman Mabedi yıkıntıları üzerine Roma baş tanrısı Jüpiter'in mabedi bina edilmişti. Hıristiyanlığın hakimiyetine kadar bu mabet ayakta kalmıştı.

Jüpiter gibi, diğer bir tanrı da Mars idi. O, halk tanrısı ve halkın, şehrin, mahsulün koruyucusuydu. Şehir duvarı dışında Mars Meydanı'nda adına bir mihrap yapılmıştı. Beş senede bir defa halk, manevi temizlik için O'nun ibâdet ve âyinlerine katılırlardı. Ekin tarlalarındaki kutsal temizlik işleri, yine O'nun ismiyle yapılırdı. Mars bayramında atlar, silâhlar ve savaş boynuzları temizlenirdi. İbâdet esnasında tanrıyı mihrapta duran bir mızrak temsil ederdi. Rahipleri silâhlar kuşanarak tılsımlı danslar yapar, Romanın zaferini, düşmanların mahvını sembolize ederlerdi. Yine, namına her sene pek çok defalar at yarışları düzenlenirdi.

Üçüncü tanrı Quirinus ise pek meşhur değildir. Muhtemelen, ilk zamanlarda Mars gibi bir rol oynamış ve daha sonra da Mars'la kaynaşmış olmalıdır.

Diğer Eski Roma tanrıları ev ve tarlanın koruyucuları idiler ve âyinler eski ziraat kültünü aksettirirdi. Tanrıça Tellus ekin toprağının, tanrıça Ceres ekinin ve mahsulün koruyucu tanrıçalarıydı. Tellus'a baharda (15 Nisan) ekin esnasında güzel bir inek kurban edilirdi. Birkaç gün sonra da (19 Nisan), Ceres için şenlikler yapılırdı. Flora ve Ops mahsulün koruyucularıydılar . Hakikatte her bir ziraat bölgesinin koruyucu özel bir tanrısı vardı. Bu tanrıların isimlerini, eskiden kalma dua listelerinden öğrenmekteyiz.

Faumıs, sürülerin tanrısı ve geyiklerin koruyucusuydu. Onun Lüperdi nammdaki rahipleri sürülerin kurtlardan korunması için etrafı törenlerle dolaşırlar ve merasimlere katılanlara kurbanın derisinden kesilmiş sırımlarla vurarak kutsarlardı. Dokundukları sürüde ve tarlada verimin artacağına inanılırdı. Bu tabiat tanrıları listesine, daha pek çoklarını da dahil edebiliriz. Mesela: Etrüsük'lerin verimlilik tanrısı Satürn (Chronos), ki namına 17 Aralıkta şenlikler yapılır ve o gün için bir deliler kralı seçilerek bir nevi karnaval tertip edilirdi. Su tanrısı Nepton (Posaydon), Ateş Tanrısı Vulkanus (Hephaistos) Yunan karakteriyle kendilerini gösterirler.

Roma dini için ev ve aile tanrılarının bulunması onun özelliklerindendir. Yanus ev kapısının tanrısıdır. İlkel inançlarda görüldüğü gibi, Romalılarca da ev kapısı gizli bir kuvvet taşıyıcı siydi. Daha sonraları Yanus her bir şeyin başlangıcının tanrısı oldu. Harp zamanlarında mabedi açılır, sulh zamanlarında kapanırdı. Vesta, evdeki ocak ve ocak ateşinin tanrısıydı. Bunun için evde yapılan bütün bayramlar ocak kenarında yapılırdı. Yemin ve adaklar da alevlerin dinen temiz olduğu anda yapılırdı. Devletin büyük bir aile olarak tasavvur edilmesinden sonra Yanus ve Vesta gibi tanrılar da devlet tanrıları arasına girdiler. Yanus rahipleri, rahipler sınıfının en üst tabakasını teşkil ettiler. Vesta'nın rahibeleri ise altı bakire kızdan ibaretti. Bunlar, devletin ocak ateşini devamlı yakmakla görevliydiler ve yüksek bir dereceye sahiptiler. Penatlar ve Larlar da ev tanrılarındandı. Yine ölen ataların ruhlarına hürmet de, ev kültlerine dahildi. Çeşitli zamanlar, kurban kesilerek onların hoşnutlukları kazanılmaya çalışılırdı.

Nihayet, Genius üreme gücü ve koruyucu ruh sayılırdı. Başlangıçta O Şahıslaştırılmış tenasül kuvvetiydi. Her bir erkek Genius'a ve her bir kadın Yuno'ya sahipti. Daha sonraları, Genius koruyucu ruh olarak kabul edildi. Eski Roma tanrılarının bir kısmı da (sadakat, devlet refahı vs. gibi) bazı kansız, mücerret tasavvurların vücutlaştınlmasından meydana geliyordu. Bazen mahalli yerlerin özelliklerine göre çeşitli tanrı tasavvurları da göze çarpıyordu. Meselâ, bataklık kenarlarında Febrİs isimli bir ateş tanrıçası takdis edilirdi. Fazilet, sadakat v.s. gibi ilk zamanların tanrıları sonradan imparatorun vasıfları olarak ilan edilmiş ve imparatorun şahsında kaybolmuştu.

 

2. 2- Roma Dininin Gelişmesi

 

Romalıların ruhsal ve Coğrafya ufuklarının, m.ö. 6. yüzyıldan sonra genişlemesiyle, tanrılarının ilgi ve etki alanı da ziraat, çobanlık ve harplerin dışına çıkarak gelişti. Pek çok yabancı tanrılar zamanla Roma'ya girdiler. Fethedilen ülkelerin tanrıları, şeklen getirilerek Romalıların geniş hoş görüleriyle Mabette devamlı bir yer aldılar. Fakat bu, sadece dini hoşgörülük değil, tamamen bilerek izlenen, din politikası idi. Bu yabancı tanrılar, mabetteki yerli tanrılara refakat ederken, bir müddet sonra bunlar da esas yerli tanrılardan sayılmaya başlandılar. Jüpiter, Mars ve Quirinus'tan teşekkül eden üçlülük yerini 6. yüzyılda Jüpiter, Juno Regİna ve Minerva'nın yeni üçlülüğüne bıraktı. Delfi'de bulunan Apollon kültüyle ilgili kehanet kitapları, Roma'ya getirilerek Jüpiter Mabedi'nin bodrumuna kondu. Apollon için, 15 kişiden ibaret özel bir rahipler teşkilatı kuruldu.

Bununla, artık Yunan tanrıları Roma'ya girmeye başladı. Topluma sunulan ilk Yunan tanrıları, yarı tanrılar veya Herkül ve Zeus'un çocuklarından Caster ve Pollox gibi efsanevî kahramanlardı. Bunlar için, şehir merkezinde bir mabet kurulmuştu. Apollon adına, 431 yılında Roma'da özel bir kült yeri inşa olundu ve halkın koruyucu patronu olarak kendisine hürmet edildi. Artemis, İtalya'nın eski tanrılarından Diana ile birleştirildi. Sıhhat ilâhı Asclepios'un kutsal hayvanı, yılan idi. Hekimlerin taşıdıkları yılan simgesi buradan gelmektedir. 217 yılında ise Yunanlıların on iki Olimpik ilâhlar sistemi resmen Roma devlet kültüne kabul edildi. Yerli tanrılarla birleştirildi. Bundan sonra resmi dolarak aşağıdaki tanrılar birbirine eşit sayılıyordu:

Zeus-Jüpiter, Hera-Juno, Posaydon-Nepton, Athena-Minerva, Ares-Mars, Afrodit-Venüs,Apollon-Apello,          Artemis-Diana, Hephaîstos-Vulcanus, Hestia-Vesta, Hermes-Mercurius, Demeter-Ceres.

Artık Yunan tanrılarının da Atina'da Agora isimli serbest meydanda olduğu gibi, Roma'da Forum meydanında altınla kaplı heykelleri bulunuyordu. Bu suretle Doma tanrılarının da mitolojileri gelişerek çehre ve renic sahibi oldular. m.ö. III. yüzyıldan itibaren ise, Doğu tanrıları da Roma'ya nüfuz etmeye başladı. İsa'nın doğum yıllarında kültleri önemli rol oynadı. Dinlerin karışımı için en mühim tarih m.ö. 204 yılıdır. Çünkü II. Pön Savaşı'ndan sonra Roma'nın etrafındaki tehlikelerin artmasıyla Magna Mater'in küitü Roma'ya getirildi. Tanrıça Kübele (Sibel) nin siyah taşı devlet hesabına Firigya'dan Roma'ya taşındı. m.ö. 191 yılında adına mabet yapıldı. Kübele'ye, Magna Mater ismi altında ibadet edildi, massa kültüyle ilgili olarak kadınlar tarafından rağbet gören Sır Dinİeri'nin kan vaftizi büyük rol oynamıştır.

Cumhuriyet döneminin son zamanlarına doğru dinde genel bir düşüş görülür. Buna, Yunanlıların dini tenkitlerinin Roma'ya da nüfuz etmesi sebep olmuştur. Örneğin, Çiçero gibi bazı yazarlar halkın tanrılara olan inançlarını sarsmaya çalışmışlardır. Mabetler yavaş yavaş eski ihtişamlarını kaybetmeye, kült âyinleri ihmal edilmeye, dini takvimlerde karışıklıklar görülmeye başlanmıştır. İmparator Avgustos bu çöküntüyü Önleyebilmek için (m.ö. 12) rahiplerin önemli memuriyetlerini de üzerine almış, yeni mabetler yaptırmıştır. Sezar ve Avgustos'uiı Tanrısallığı ilân edilmiş ve dolayısıyla imparator kültünün geliştirilmesine çalışılmıştır. Bundan sonra kurbanlar imparator resimleri önünde Genius'a kesilmiştir. Jüpiter, imparatorluğun baş tanrısı ilân edilmiş ve diğer milletlerin baş tanrıları da kendi aralarında eşit sayılmışlardır. Yine bu devirde İzis, Serapis, Adonis vs. gibi Doğu tanrıları Roma'ya girmeye devam etmişlerdir. m.ö. 160 yılında, Caligula zamanında Mısır'dan alman İzis takdisi devlet kültü olarak kabul edilmiş ve m.s. 38 yılında kendisine özel bir mabet İnşa edilmiştir.

Yabancı Sır Dinlerinin Roma'nın eski diniyle karışması; Romalılarda, derin hayat problemlerini ifade ve anlama özlemini doğurmuştur.

 

3- Eski Cermen Dinleri

 

Literatür.

1- H. von Glasenapp, Die nichtchristlichen Religionen, Frankfurt am Main 1963, s. 122-130.

2- H.J. Schoeps, Religionen, Gütersloh 196l, s. 118-130.

Cermenler, dil bakımından Keltler'e ve İtaliklere en yakın olan Hindu-Avrupaî bir halk gurubudur. İsimlerinin Keltler'den mi, Cermenler'den mi geldiği konusu henüz doyurucu bir şekilde açıklığa kavuşturulamamıştır. Kelime m.ö. 80 yılında Poseydonyos'da görülmektedir. Cermenler, Güney İskandinavya ve Kuzey Almanya olan yurtlarından yayılmışlardır. Çeşitli tasavvurlara sahiptiler ve belirli ortak bir dinleri olmamıştır. Biz burada, aralarındaki ortak ve genel esaslardan bahsedeceğiz.

Cermen dinleri hakkındaki en eski haberler, Eski Çağ yazarlarından Cesar, Strabo, Tacutus, Ammianus Mercellinus, Jordanes ve Prokop'da bulunmaktadır. Daha sonra, Hıristiyan misyonerlerinin faaliyetleri, putperestlik âdetlerine karşı kanunlar ve benzerleri hakkındaki haberler takip etmektedir. Bu hususta ekseriya Runen Metinleri (eski Cermen yazısıyla yazılmış metinler) ve büyülü sözler önemli bîr yer tutarlar.

Cermen inancının en eski delilleri, İsveç ve Norveç'teki Taş ve Bronz devirlerinden kalma, kaya resimlerinde kendini göstermektedir. Banların, ölülerle ilgili âdetleri ve ruh inançları, bazı ihtimallerle tespit edilebilmektedir. Genellikle Cermen boyları hakkındaki kaynaklar az olmakla beraber, “Edda” ve “Sagas” adındaki eserlerde Eski Cermenler hakkında kıymetli dokümanlar vardır. Ancak, bazı konularda anlatılan Tanrı mitolojilerinin, ne derece bütün Cermen boyları için geçerli sayılabileceği sorusu, cevapsız kalmaktadır. Bununla beraber, Cermen dinleri hakkındaki ana kaynak yine de Edda'dır.

 

3. 1- Kâinat Tasavvurları

 

Kâinat, üçü yeraltında, üçü yeryüzünde ve üçü de gökte olmak üzere dokuz âlemden meydana gelir. Yeraltında: Niflheim(sis ülkesi) kî, burada soğuk ve ölüm karanlığı hakimdir.

2- Niflhel (Tanrı Hel'in ülkesi) ki, burada yeraltı tanrısı Hel ikâmet eder. Yaşlılık ve hastalıktan ölenler, buraya gelirler.

3- Siyah Alfenheim ise, esmer cücelerin ikâmetgâhıdır. Yeryüzünde:

1- Midgard, ortadaki insanların dünyasıdır.

2- Jötunheim, orman devlerinin ülkesidir.

3- Vanenheim, belirli Tanrısal varlıkların ülkesidir. Gökte ise:

1- Muspelheim, başkanları Surtur olan ve alevler saçan “Ateş Devleri”nin ülkesidir.

2- Işık Alfenheim, ışık dostu olan ruhların ikâmet yeridir.

3- Asgard, tanrılar ülkesidir. Burada tanrılar şatolarında otururlar. Yer ile göğü ise Bifröst İsimli bir köprü bir birine bağlar.

 

3. 2- Tanrılar Ve Kültleri

 

Cermenler'in en önemli tanrıları Frey, Ziu, Donar ve Wodan'dır. Tacitus bunları Mars, Jüpiter ve Merkür ile aynı saymıştır. Bunların en eskisi, Gök Tanrısı Ziu (Tyr) dır. Eski Saksonlar'da, Saxnot ismiyle adlandırılır. Hukuki ve kutsal hayatın temsilcisidir. Batı ve Kuzey Cermenler de ise, tamamen harp tanrısıdır.

Donar, fırtına ve verimlilik tanrısıdır. İzlanda köylerinin en sevimli ulûhiyetidir. Aynı şekilde, Normanlar ve Vikingler onun kültünü geliştirmişlerdir. Kültü, Hıristiyanlık devirlerinde de uzun zamanlar yaşamıştır. Mitolojinin, içki düşkünü ve çiftçilerin koruyucu tanrısı olarak vasıflandırdığı bu tanrı, devlere veya Midgard yılanlarına karşı harp ederek, koruyuculuk yapardı. Donar'ın silahı çekiçti. Çekicini devlere karşı fırlattığında, şimşekler çakardı. Bu sebeple; çekiç ve balta şekilleri, Kuzey Avrupa muskalarında sık sık sihirli bir işaret olarak kullanılırdı.

Wodan, harp ilâhıdır. Aynı zamanda, yazı ve büyünün üstadı sayılır. Bölgelerde Odin ismiyle anılır. Kaynaklarda tek gözlü, başında fötr sırtında mavi palto taşıyan, bir ihtiyar olarak tasvir edilir. Silâhı ktir Sekiz ayaklı, büyülü atı Sleipnir, O'nu havalarda taşır. Omuzunda dığı iki karga da, çeşitli uçuşlarında gördüklerini O'na fısıldayarak haber verirler.

Frey, kadın tanrılardan, verimlilik ve aşk tanrıçasıdir. Ayrıca, iki cinsiyetli Nerthus ve geleceği gören tanrılar annesi ve Odin'in karısı Frigg büyük rol oynar.

Cermenlerin dini, çok tanrılı bir dindir. Tek tanrı inancına hiç bir bölgede rastlanamamıştır.

 

3. 3- Rahiplik Ve Kült

 

Cermen kavimleri bir rahipler sınıfı ve teşkilâtı bilmiyorlardı. Kurban takdimini herkes kendisi yapabilirdi. Ancak önemli âyinleri, bölgenin dünyevî yöneticileri yerine getirirdi. İbâdet işleri, daha ziyade kutsal korularda ve takdis edilmiş yerlerde icra edilirdi. Sonraları, evlerde, kurban salonlarında yapılmaya başlanırdı. Nadir olarak, insan kurbanı da görülürdü. Bilhassa insan, Tanrı Odin için kurban edilirdi. Strabo'nun anlattığına göre, Kimbernler'de beyazlar giymiş ak saçlı rahibeler, savaş esirlerinin başlarına çiçekler takarak, büyük bir bakır kazanın yanına götürürler ve başlarını kazanın kenarı üzerine tutarak, boyunlarını keser ve kanlarını kazana akıtırlardı. Kazanlara akan bu kanlara bakarak da, istikbalden haber verirlerdi. Adam von Bremen, Upsala'da baharın ekinoks (gece ile gündüzün birbirine eşit olduğu gün) zamanında, gece ve gündüz dokuzar kişi kurban edildiğini ve sonradan cesetlerinin bir koruluğa asıldığını anlatır. [191]

Alman halk inançlarına göre, sayısız su kaynaklan, dağlar, ormanlar, evler, ruhlar ile ilgili, cücelerin, perilerin devlerin bulunduğu yerlerdi. Bu varlıklar, insanlara karşı çoğunlukla müspet davranırlar, otların, taşların, yazı sözlerin büyülü kuvvetlerini öğretirlerdi. Upsala'daki kült yerlerinden anlaşıldığına göre, Cermenler sonraki devirlerde, mabet ve tanrı resimleri de yapmışlardı.

 

3. 4- Kader İnancı

 

Cermen tanrıları, Odin'in başkanlığında bir tanrılar ailesi olarak, dünyanın zirvesindeki Asgard denen ülkede yaşarlardı. Ancak, onların ülkesi de insanlarınkine benzerdi. Cermenlere göre, tanrılar insan suretinden yükselmiş, sihirli kuvvetlere sahip varlıklardı. Onlar da var olma ve yok olma kaderinin hakimiyeti altında bulunurlardı. Bu sebeple, ebedî değillerdi. Tanrı Odin (Wodan), felâket zamanım öğrenebilmek için, Dev Mimir'e bir gözünü, harp tanrısı Ziu Fenris kurdunu bağlayabilmek İçin, sağ elini kurban etmek zorunda kalmıştı. Tanrılar, kendi kaderlerini ve yokluğa doğru gittiklerini bilirler, ama onu güçleri yetip değiştiremezlerdi. Kâinatın mahkûmu olduğu kaderi planlayan ve tatbik eden üç kader tanrıçasıydı. Bunlar dev bir dişbudak ağacı üzerinde oturan: Urd (olmuş), Werdandi (oluyor) ve Skuld (olacak) isimli ilâhlardı. İnsanlar ve tanrıların hayat ipliklerini eğirir ve dokurlardı.

 

3. 5- Ölüm Tasavvurları

 

Cermenlere göre, ölüm, insanları daha önce yaşamış ailelerinin yanına götüren bir vasıta idi. Ölen kişi, mezar tepeciklerinde daha önce ölmüş aile fertlerine kavuşarak, dünyadaki hayatlarını toplu olarak devam ettirirlerdi. Ölüler âleminin hâkimi, Tanrıça Hel idi. O'nun ülkesine Göll isimli bir nehir üzerinde bulunan ve bir kız tarafından korunan, altın köprüyle varılırdı. Suçsuzlar, Hel'in ülkesinde cezasız, fakat neşesiz bir hayat sürerlerdi. Günahkârlar ise, diğer ölülerin yanında Cehennem köpeği Garm tarafından işkence görür, içinde kılıçlar bulunan  çamur kuyularına düşerek yaralanır, acı çekerdi. Harpte ölenlerin kaderleri ise, başkaydı. Onlar,   şeref salonlarına giderek, savaş oyunlarıyla eğlenirler, ölüm yaralarının derecesine göre, tekrar tekrar gençleşerek sıhhat bulurlardı. Heidrun Keçisinin sütü ise, onlara ebedi bir hayat bahşederdi. Şehrimnir isimli erkek bir domuz da, yenildikten sonra her defasında yeniden dirilerek, onları etleriyle beslerdi. Oradaki şarkıcı ve çalgıcılar da, onları eğlendirirler, bitmeyen günlerin neşe ile geçmesini sağlarlardı.

 

3. 6- Ahir Zaman Tasavvurları

 

Tanrı Baldurs'un ölümünden sonra, dünya dâima kötüye gidecek, ahlâk günden güne çökecek, kardeşler birbirlerini vuracaklardır. Kardeş çocukları, soy bağlarını koparacak, zina ve harpler çoğalacak, hiç bir erkek diğeriyle barışık olmayacaktır. Artık Kıyamet gününden önce, Fenris Kurdu ve Midgard Yılanı bağlarını koparacak ve dünyayı kaplayan son bir harp olacaktır. İşte o zaman, güneş kararmaya başlayacak, dünya denizin içine çökecek, yıldızlar gökten düşecek, yeryüzünü duman ve ateş kaplayacak, muazzam bir sıcaklık, göklere yükselecektir. Fakat, her şey yok olduktan sonra, dünya yeniden denizden yükselecek, yeni bir hayat başlayacaktır. Tanrılar ise, ida Meydanı denen geniş bir alanda toplanacaklar ve önceki devirlerden kalma altın levhaları bularak kaybettikleri gerçekleri öğreneceklerdir. Bütün musibetler, rahmete çevrilecek ve altından yapılmış saraylarda oturarak, hayatlarının tadını çıkarmaya devam edeceklerdir.

 

4- Keklerin Dini

 

Literatür.

1- H.von Glasenapp, Die nichtchristlichen Retigionen, Frankfurt anı Main 1963, s.231-235.

2- HJ. Schoeps, Religionen, Gütersloh 1961, s. 131-133.

3- F.Heiler, die Religionen der Menschheit, Stutigart 1959, s.542-551.

Keltler, Hindu-Avrupaî milletler arasında, kelime hazinesi ve kültür bakımından, Cermenlere en yakm olanıdır. Yunan ve Roma yazarları, anıtlar üzerindeki kitabeler, paralar, eski İzlanda ve Welsh literatürleri, Keltler hakkında gerekli bilgileri ulaştırmaktadır. Keltler, m.ö.600 yıllarında Batı ve Orta Avrupa'da hâkimiyet sağlamışlardı. Beşinci yüzyılda büyük göçlerle, büyük bir kısmı Küçük Asya'ya, diğer bir kısmı da Batı'ya, İspanya ve Portekiz'e kadar uzanmışlardı. Fakat bugüne kadar Keltler, ancak Galya ve Britanya adasında, özellikle İrlanda, Welsh ve İskoçya'da kendilerini koruyabilmişlerdir. İrlanda ve Welsh, Kelt dili ve kültürimün ana merkezi olmuştur. Kıta bölgesinde ise, Sezar'ın Galya'ya yaptığı seferlerle Keltler çabucak Lâtinleştirilmişlerdir.

Yaşadıkları bölgelerde bulunan kitabelerde pek çok Kelt tanrı isimleri rivayet ediliyorsa da, bu tanrıların çoğunun yüzleri tasvirlerinde belirli değildir. Keltler'in dini hakkında en eski rivayet Aristoteles, Cesar, Lucan, Lukian, Casjus Dio ve diğer Eski Çağ yazarlarının eserlerinde, Hıristiyanlık devrinde de, Gregor von Tours gibi kilise yazarlarının hatıratlarında, azizlerin efsanelerinde bulunmaktadır. Kelt efsanelerine, şiir Ve tercümeleriyle ilk ilgiyi uyandıran 1760 yılında İskoçyalı James Macpherson'dur. III. Yüzyıldan beri gelen İrlanda efsanelerini İskoçya'ya taşımıştır.

Kelt dinî hakkındaki kaynaklan, yukarda zikredilenler başta olmak üzere, çeşitli kitabeler, anıtlar, kabartmalar ve tanrı resimleriyle kaplı paralar, teşkil ederler. Bunlara, İrlanda'da bulunan 12. yüzyılda toplanmış Leinsler Kitabı'nı, 14. yüzyıldan kalma Welsh dilinde, bir el-yazması olan Mabinogion v.s. gibi kitapları ilâve edebiliriz. Bu metinler, yarı mitolojik kaynak sayılırlar. Çünkü tanrılar, bu eserlerde kral, kahraman veya büyücü konumundadırlar. Yine bazı Kelt şiirleri de, bu konuda bilgi vermektedir. Yalnız bunlar, Keklerin dinlerinin tarihini yazmaya yetecek kadar değildir. Ancak, çeşitli haberlerden toplu bir dînî tasavvur meydana getirilmeye çalışılmaktadır.

 

4. 1- Kâinat Tasavvurları

 

Keklerden, dünyanın yaratılışı hakkındaki hiç bir haber gelmemektedir. Kek rahiplerine Druid denir. Druidler'in iddialarına göre, güneşi, ayı, dünyayı ve göğü kendileri yaratmışlardır. Kelt rahiplerinin bu iddiaları gibi, Brahmanlar da, kendileri kutsal kurbanı yerine getirmezlerse, güneşin doğmayacağım iddia ederlerdi. Halk efsanesine göre, dünyanın pek çok kısımları (nehirler, denizler, kaynaklar, tepeler, ormanlar vs.) ulûhiyetin yerine geçen büyük bir dev tarafından yaratılmıştı. Druldlere göre, ruhlar ve gök yok edilmeyecek varlıklardır. Ancak, bir zaman gelecek, yeryüzüne su ve ateş hakim olacaktır. Fakat, gök hiç bir zaman çökmeyecektir. Yeraltı dünyası hakkındaki tasavvurlarına göre ise, orada korkunç hiç bir şey yoktur, mesut bir ikâmet yeridir. Bazı tepelerin içinde, peri sarayları bulunur ve oralara ancak seçkinler girebilirler. Kutsallar adası Avalonis ve Periler ülkesi Emain bunlardandır. Galya'daki kitabelerde Keklerin Harp tanrıları üçlülüğü görülür. Bunlar: Halk Kralı Teutates, Esus ve Şimşek tanrısı Taranis'tir. Bunlardan başka, verimlilik tanrısı Dağda; el sanatları tanrısı Lug tüm Kelt ülkelerinde tanınan ilâhlardır. Lug, Lyon ve Leiden gibi şehir isimleriyle bugün dahi adını yaşatmaktadır. Dagda'nın  kızı Brigit, şiir ve hakimlik  sanatının  tanrıçası  sayılırdı.  At tanrıçası  Epona  da meşhur ilâhlardandı. Kültü Roma İmparatorluğu içlerine kadar yayılmıştı.

 

4. 2- Kültleri

 

Kült işleri ise, teşkilatlı falcılar sınıfının elinde bulunuyordu. Britanya'da çıkan, Druidler denen yüksek rahipler, özel bir sınıfı teşkil ederlerdi. Hatta, tarikatlar dahi kurmuşlardı. Kurbanlar, ekseriya kutsal korularda, kutsal ağaçların altında veya kutsal su kaynaklarında, Druidler afından sunulurdu. Keklerin geç devirlerinde. Roma mabetleri göz önüne narak  mabetler yapılmıştı. İrlanda'da ise Kelt mabetlerine 5. yüzyıldan nra rastlanır. Romalılar'ın haberlerine göre, Keltler'de insan kurbanı da yaygındı. Tarihçi Caesar'ın anlattığına göre, insan kurbanım, salgın hastalık ve harp zamanında yapıyorlardı. Zira “'Tanrılar Sultanı” insanların havatı için, insan takdim edilmedikçe, sükûnet bulmuyordu. Plinius ise, Keltler'de yamyamlık olduğunu iddia etmektedir. Romalılar'ın geniş hoş görülerine rağmen, Druidleri sıkı takibinin sebebi bu olabilir.

Keklerin tanrı inançları hakkında pek bilgi verilmiyor. Bununla beraber, büyü ve Panteizmle karışık, pek çok mahalli koruyucu tanrılara inandıklarına şahit olunmaktadır. Ülkenin tabiat ruhları ile kaplı olduğuna, druidlerin yağmur yağdırma vs. gibi, gizli kuvvetlerle ilgili, büyülü sözleri ve yemin formüllerini bildiklerine inanılırdı. Geç zamanlarda, eski tanrı inançlarına, perileri, cüceleri, kutsal kaynakları, bazı ağaç ve taşları da ilâve etmişlerdi.

 

4. 3- Ölümden Sonraki Hayat Tasavvurları

 

Kekler, ruhun ölümsüzlüğüne ve tenasühe inanıyorlardı. Fakat, bunun dünyadaki iyi ve kötü amellerin karşılığına göre olup, olmadığı belli değildir. Kekler, hayata Çemenlerden daha çok ümitle bakarlar. Çünkü, Cermenlerde kaderden kurtuluş yoktur. Tanrıların da insanların da sonları karanlıktır. Ama, Keltler'de ölüm, uzun yaşamanın merkezidir. Bu sebeple, onlafda ölüm korkusu yoktu, kolayca intihara dahi gidiyorlardı. Özel bjr ölüler ülkesinin, Batı'da bir adada olduğu, kabul ediliyordu. Bazıları da, bu Öte dünyanın, suların altında bir olduğuna inanıyorlardı. Cehennem inancı ise mevcut değildi.

 

5- Slavların Dini

 

Literatür:

1- F.Heiler, Die Religionen der Menschheit, s. 552-561.

2- HJ.Schoeps,Religionen, s.133-136.

3- H.Von Giasenapp, Die nichtchristlichen ligionen, s.283-286.

4- İbn Fadlan Seyahatnamesi, Çev. R. Şeşen, İstanbul 1975, 

5- Slavlar da Kekler gibi, Avrupa kavimlerindendir. Volga ve Dinyeper nehirleri arasında otururlardı. Doğu Slavları: Ruslar, Ukraynalılar, Kır. Güney Slavları: Hırvatlar, Sırplar ve Bulgarlar'dır. Batı Slavları: Çekler, Slovenler, Lehler (Polonyalılar) Sorbenler ve Keşubenler olmak üzere çeşitli boylara ayrılırlar.

Slavlar hakkındaki en eski haber, 6. yüzyılda yaşamış Bizans tarihçisi Prokebun'un, eserinde Got savaşını anlatırken, kısaca Slav dininden de bahsetmesiyle görülür. Onuncu yüzyılda Rusya'yı ziyaret eden, İbn Fadları da Seyahatnamesinde Slavlar'm dini hakkında bilgi verir. Ayrıca, kahramanlık destanlarından, masallardan ve eski âdetlerden de Slavlar'in dinleri hakkında bilgi edinilmeğe çalışılmaktadır.

 

5. 1- Tanrı Ve Tabiatüstü Kuvvetler

 

Verilen haberlere göre, Slavlar, Anten isminde, her şeyin yaratıcısı bir varlığa inanıyorlardı. Bu, iyi ve güzel tanrının karşısında, diğer dinlerde olduğu gibi, kötü ve menfi bir varlık da bulunuyordu. Fakat bu, prensipleşmiş bir dualizm değildi. Doğu Slâvlarmdaki Henoteizm, baş tann Perun idi. Perun, gök, şimşek ve fırtına tanrısı sayılırdı. Nowgrad'da onun adına söndürülmeden yakılan bir ateş vardı. Kült putu, ağaçtan idi. Önünde kurbanlar kesilirdi. Kiev'deki putu, altın ve gümüşten yapılmıştı. Mabedi, 988 yılında kral Wladimir’in Hıristiyanlığı kabulünden sonra yıkılmıştı. Doğu Slavları'nda, bundan başka ateş tanrısı Svaro'nun oğlu, güneş ve kurban tanrısı Pazbog bulunmaktaydı. Tanrıçalara ise, pek rastlanmaz. Ayrıca, rüzgâr ve harp tanrısı Stribo, av ve hastalık tanrısı Hors, ziraat ve ticaret tanrısı Mkos gibi, tanrıların da olduğu zikredilmektedir. Ay, kader ve ölüler tanrılarının bulunduğuna, ruhlara, vampirlere, perilere inandıkları da rivayet edilmektedir.

 

5. 2- Ölümle İlgili Tasavvurları

 

Eski haberlere ve Arap seyyahlarının verdikleri bilgilere göre: Slavlar, ziraatla ilgili kültleri ve idollere tapma âdetleri yanında, ölülere ait âyinlere büyük önem verirlerdi. Cesedi yakma âdeti, yaygın idi. Bu esnada, ölüye pek çok hediyeler takdim edilirdi. İbn Fadlan, cesedin yakılması sırasında, ölüye refakatçi olarak karısının veya kölesinin de kurban edildiğini, âhirette lâzım olacağına inandıkları eşyalarla birlikte, onları da yaktıklarını haber veriyor.

Ölü ruhlarına saygı, uzun zaman devam etmiştir. Ruhlar, çok basit, tehlikeli ve acayip şekillerde tasavvur edilmiştir. Vampir ve kurt şeklinde dolaşan ruhlar olduğu gibi, gizlice rahmet veya felâket getiren ev ruhları da vardı. Ev ruhları ekseriya, cüceler şeklinde tasavvur edilirdi. Sularda boğularak ölen çocukların ruhlarından ise, su cinleri ve perileri oluştuğuna inanılırdı.

 

ESKİ AMERİKA DİNLERİ

 

Literatür.

1- H. von Glasenapp, Die nichtchristlichen Religionen, s.37-45.

2- F.Heiler, Die Religionen der Menschheit, s. 97-107.

3- Walter Krickeberg, Die Religionen des alten Amerika, Stutigart 1961.

Amerika kıtası tarihinde de eski yüksek kültürlere rastlanır. Bu kültürlerin bazıları, eski çağlara kadar gerilere gittiği gibi, bazıları da Orta Çağ Avrupa Tarihine paralel bulunur. Meksika'da Tolteklerin ve Azteklerin yüksek kültürü, Guatemala ve Yukatan'da Mayaların devleti, Kolumbia'da Çibçalar, Peru ve Bolivya'da İnkalar görülür. Ancak, Orta ve Güney Amerika'nın İspanyollar tarafından zaptı, hepsinin de acıklı sonunu hazırlamış ve tarih sahnesinden silinmiştir.

İlk defa Eski Amerika dinlerinden bahsedenler, istilacı kuvvetlerle ülkeye gelen, çoğunluğunu rahiplerin teşkil ettiği, İspanyol ruhanîleridir.

Yine, yarıkan Kızılderililerin ve idare memurlarının yazdıkları tarihler de halkın dinî durumunu aydınlatırlar. Özellikle, kuvvetli gözlemcilerin haberlerini, son yılların arkeolojik kazılarıyla yapılan araştırmalar tasdik etmektedir. Yine, Azteklerin ve eskilerin anlattıkları haberleri vesikalandırmaktadır.

Ayrıca, dinler tarihi için kıymetli bir eser olan, Kiçe kavminin “Popul Vuh” (Nasihatlar Kitabı) isimli kutsal kitabı, 1530 yılında Hıristiyanlığı kabul etmiş bir Kızılderili tarafından ana dilinde, fakat Lâtin harfleriyle kaydedilmiştir. Bu kitabı, Dominikahlar mezhebinden Francisco Ximenez, aslından veya kopya bir nüshasından 1700 yılında İspanyolca'ya tercüme etmiştir. Bu kitap, dünyanın ve insanların yaratılış efsanelerini, tanrılar tarihini ve ilk devirlerin kahramanlarını ve nihayet Kiçe Kavminin hükümdarlar tarihini, ihtiva eder. Eser, Eski Amerika Kültürü için en kıymetli dokümanlardan biridir.

Güney Amerika'nın Anden bölgesi kültür kavimleri ise, meramlarını ifâde edebilmek için, yazı yerine düğümlü iplik sistemi kullanıyorlardı. İpliğin düğüm şekli, rengi, uzunluğu, mânâ ve sayı ifâde ediyordu.

 

1- Aztekler

 

İspanyolların 1521 yılında Meksika'yı zapt etmeleriyle, burada yaşayan Aztekler devleti de çökmüş ve kaybolmuş oldu. Azteklerin isimleri, mitolojik ülkelerinin ismi olan Aztlan'dan gelir. Dilleri, Nahua halkına âit bir dil gurubuna dahildir. Bunlar, m.s. 14. yüzyılda Meksika platolarında askerî monarşilerini kurmuşlardı. Kültür bakımından, kendilerinden daha önce burada bir devlet kuran, Toltekler'e bağlıydılar. Gelişmiş bir matematik ilmi üzerine bina edilen tarihleri bulunmaktaydı. Kâinat tasavvurlarına göre, dünya ezelî bir denizden çıkmıştı. Yeryüzünün altında, dokuz yeraltı âlemi vardı, üzerinde ise, dokuz veya onüç gök tabakası dururdu. Dünya, daha önce geçirdiği dört büyük tabiat felâketiyle, dört defa yıkılmış ve son bulmuştu. Bu felâketler, “Güneş” adı verilen devirlerle isimlendirilirlerdi. Birincisi, “Su Güneşi”dir ki, tufanla dünyanın her tarafını suların kaplaması ile: ikincisi, “Kaplan Güneşi” dir ki, kaplanların güneşi ve yeryüzündeki canlıları yemesiyle; üçüncüsü, “Ateş Güneşi”dir ki, gökten ve volkanlardan gelen ateşin yeryüzünü tamamen yakmasıyla; dördüncüsü, “Rüzgâr Güneşi”du ki, fırtına ve kasırgaların bütün canlıları yok etmesiyle son bulmuştu. Şimdiki dünya devri ise, en sonuncudur, depremlerle son bulacaktır. Ancak, daha önceki felâketlerde nrılar, yeni bir dünya görmeyi arzu etmişler, dünyayı yeniden onarmışlardı. Bu yıkılan dünyanın onarımına yardım etmeyecekler ve dünya bir daha yenilenmeyecektir.

Azteklere göre, göğün en üst katında tanrı Tonacatecutli karısıyla beraber otururdu. Ana rahmine çocuk ruhlarını gönderen onlardı. Hakimiyetleri altında, sayısız tanrılar, yarı tanrılar, eski devirlerin kahramanları, iyi ve kötü cinler, tabiat ve ata ruhları bulunurdu. Mabetlerde, yalnız tanrılara ibâdet edilirdi. Rahipler, itina ile düşünülmüş ve tecrübe edilmiş merasimleri, öğrenmek zorunda idiler. Aztek ve Toltek ülkelerinde, öncelikle Ketsalkovatl (Kanatlı Yılan) olmak üzere, Tezcatlipoce ve Huitzilopochtli'ye bölgenin büyük mabetleri atfedilmişti. Efsaneye göre; Ketsalkovatl, bakire Kimalman'ın semavî bir zümrüt taşını yutmasından sonra doğmuştu. Efsanevî Tollan devletinin rahip kralı idi. Tollan ve Toltek ülkelerine çeşitli sanat ve kültürleri öğreten o idi. Rakip ilâhların entrikalarıyla, ülkesini terk ederek uzaklara gitmişti. Ketsalkovatl, Azteklerin son zamanlarında fırtına ve gece göğünün hakimi bir tanrı olarak tasavvur edilirdi. Uzak bir gelecekte, dünyaya geri döneceğine inanılırdı. Bu sebeple, İspanyol komutanı Cortez'in gelişini, Ketsalkovatl'ın geri dönüşü zannederek İspanyolları dostça karşılamışlardı. Yanıldıklarını anladıkları zaman ise, iş-işten geçmişti. Ketsalkovatl'ın rakibi, gece ve harp tanrısı, Tezkatlipoce idi. Korkunç bir yüze sahip, büyük bir büyücü ve entrikacı olarak tasavvur edilirdi. Başka bir harp tanrısı sayılan Huitzopoçtli, Azteklerin milli tanrısı idi. Yer tanrıçası Tlazolteotl, gökten düşen tüyle dolu, yumuşak bir top vasıtasıyla Huitzilopoçtli'ye hamile kalmıştı ve onu silahlarıyla birlikte doğurmuştu. Diğer önemli tanrılardan: Tonaliuh, güneş tanrısı; Tlaloc yağmur ve Tlazolteotl yer tanrı asıydı. Bunlardan başka, verimlilik, ateş, yıldız vs. gibi pek çok tabiat varlıklarını temsil eden tanrılar da vardı. Ölüler âleminin hakimi dokuz yeraltı dünyasının da hükmedicisi Mictlantecutü idi. Kültü, göğün büyük bir itina ile gözetlenmesiyle hazırlanan takvimlere göre, tespit edilirdi. Şerefine yapılan sayısız bayramlardan başka, doğum ölüm vs. gibi insan hayatının önemli hadiselerinde âyinlerle tazim edilirdi. İbadetler, mabet ve özel kült yerlerinde dua, sadaka ve kurban sunmakla yapılırdı. Yeni doğan çocuk, maddi kirlerden ve manevî şer kuvvetlerden korunmak için su ile yıkanırdı. Manevi temizlik için, oruç tutulur, cinsi faaliyetlerden uzak durulur ve asketik yollarla tövbe edilirdi. Aztekler'de insan kurbanı yaygın bir gelenekti. Periyodik olarak, ateş tanrısına insan kurbanı sunulurdu. Bu kurbanlar sayesinde, güneş ve ayın hareketlerine devam edebildiklerine inanılırdı. İnsan kurbanının sunulduğu, “Tlacatecco” adı verilen mihraplarda, un, bal ve çocuk kanından büyük bîr put yapılır, sonra da kurban olarak, ortası oyularak, hazır bulunanlar tarafından yenirdi. Kurbanlar, daha ziyade harp esirleri ve çocukları arasından seçilirdi. Kurbanlık kişiyi dört kişi sıkıca tutar ve bu esnada, rahipler de taş bıçaklarıyla göğsünü yararak çalışan kalbini dışarı çıkarırlardı. Rivayetlere göre, yamyamca ziyafetler de eksik olmazdı. Kurbanlık için, özel surette beslenen gençler kızartılarak yenirdi.

Rahipler, hiyararşik olarak teşkilatlanmışlardı. Manastırlarda evlenmeden yaşarlardı. Kendilerini hadım etmeleri, kulak ve dilden kan aldırmaları, rahipliğe giriş şartlarmdandı.

İnsanların ölümden sonraki kaderleri ise, ölüm şekillerine bağlı idi. İhtiyarlık ve hastalıkla ölen erkek ve kadınlar, yeraltı dünyasına giderlerdi. Boğularak veya ateşli bir hastalıktan ölenler, yıldırım çarpmasına uğrayanlar, yağmur tanrısı Tlaloc'un doğuda bir dağ üzerinde bulunduğu tasavvur edilen, cennetine giderlerdi. Bunun için, ölülerini yağmur tanrısının rengi sayılan mavi ile boyayarak gömerlerdi. Harpte ölenler, kurban edilenler ve doğum esnasında ölen kadınlar, güneş tanrısının gökteki cennetine ulaşırlardı. Yani ölümden sonra dünya hayatının karşılığı sayılan ceza ve mükâfat yoktu.

Kaynaklardaki önemli haberlerden biri de, Tezcoco Kavmi prenslerinden Nezahualcoyotl (oruç tutan Koyotl) adında birinin, Tevrat'taki Süleyman Meselleri'ne benzer destanlar yazmış olmasıdır. Yaptırdığı dokuz katlı mabette, kâinatın yaratıcısı, görünmeyen bir tanrıya iman ve ibâdet edilmesini savunmuş, kanlı kurbanları kaldırmıştı.

 

2- Mayalar

 

Mayaların dinine genel olarak bakılırsa, pek çok hususlarda, Aztekler ile aynı oldukları göze çarpar. Hiyeroglif yazıları ve kutsal top oyunları benzerlik gösterir. Yalnız Mayalar, Aztekler gibi, zalim ve kan dökücü değillerdi. İnsan kurbanı çok nadir görülürdü. Genellikle, bitki ve hayvan kurbanında bulunurlardı. Panteonlarının zirvesinde yüksek ve pasif tanrı Hunabku bulunurdu. Aktif tanrı İtzamna, güneş tanrısı ve kült kahramanı sayılırdı. Azteklerİn Ketsalkovatlına benzeyen tanrı, Kukulkan idi. Takvim ve ilimlerin kâşifi, mahsulün koruyucusu, o idi. Ayrıca, yağmurun, zelzelenin, yıldızların da tanrıları vardı. Yeraltı dünyasının hâkimi, Hunahpu idi. Maya platolarının efsanesine göre, ülkeyi denizden o yükseltmişti ve hayatın bütün ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra da insan oğlunu mısır bitkisinden o yaratmıştı.

Kült bakımından da Azteklere benzerdi. Kurban olarak meyve, çiçek, hindi ve köpek takdim ederlerdi. İnsan kurbanı nadirdi. Ancak belirli zamanlarda, kutsal saydıkları derin bir kuyuya, bakire kızları kurban olarak atarlardı. Azteklerde ki sibi, top oyununu da biliyorlardı. Mabedin geniş avlusu, aynı zamanda futbol sahası sayılırdı.

 

3- İnkalar

 

İnkalar, bugünkü Peru'da yaşamışlardır. Devletleri 1532 yılında İspanyol komutanı Pizarro tarafından zapt edilinceye kadar, ayakta durmuştu. Topraklarının büyük bir kısmı, İnka'nın yâni devletin malıydı. Her bir erkek vatandaş, belirli bir yaşa kadar, bu topraklarda çalışmakla ve askerlik hizmetiyle yükümlü idi. İhtiyaç sahipleri, lüzumunda devlet deposundan tahıl, pamuk ve diğer ihtiyaçlarını, temin ederlerdi. İhtiyarlıklarında ise, ihtiyaçları tamamen devlet tarafından karşılanırdı. Devlet başkanı İnka, Güneş'in torunu sayılırdı. Efsaneye göre, onun selefi Manko Kapak, kız kardeşi karısıyla birlikte Titicaca gölünde bir mağarada görünerek, kuzey-batıya çekilmiş ve insanlara çeşitli aletlerin yapımını ve kullanılmalarını öğretmiş, Kuzko'da (Cuzco) bir devlet kurmuştu. Bunlardan son altı hükümdar tarihen belgelenmiştir.

İnkalar'a göre, tanrı Virakoça dünyanın yaratıcısı sayılırdı. Hakkındaki güzel ilâhiler, inananların dindarlığını göstermektedir. Kuzko'daki (Cuzco) Güneş Mabedinde, güneş tanrısı înti ve şimşek tanrısı Kokeilla ile beraber bir arada bulunurdu. Üç altın put İle temsil edilirdi. Ayrıcı deniz, ay ve önemli yıldızların da kendilerine has tanrıları vardı. Dini merasimler mabetlerde yapılırdı. Kurban olarak çiçek yiyecek ve içecek, giyecek sunulur ve banlar ateşe atılarak yakılırdı. Bazen, Lama hayvanı da kurban olarak ateşte yakılırdı. İnka'nın tahta çıkması ve ya ölmesi, yahut bulaşıcı hastalıkların, kıtlıkların baş göstermesi gibi, önemli olaylarda, çocuk ve yetişkin kimseler de kurban edilebilirdi. Dini hizmetleri, çeşitli derecelerdeki rahipler ve manastırlarda yaşayan rahibeler yerine getirirlerdi. İnka, esas karısı olan, kız kardeşi dışındaki diğer karılarını, bu rahibeler arasından seçerdi.

ölülerini mumyalayarak gömerlerdi. Ruhların, derin bir deniz üzerinde bulunan, kıldan yapılmış bir köprüyle, “Dilsizler Evine” gittiğine inanırlardı. Sahilde yaşayanlar ise, ruhların köpek balıkları tarafından Guano adasına taşındıklarına inanırlardı.

 

4- Çibçalar

 

Nacaragua gölü ile Ekvator arasında yaşarlardı. Yüksek kültüre sahip Anden kavimlerinden idiler. Kutsal şehirleri olan Suamoy (Soğamoso), seçimle gelen bir rahip kral tarafından idare edilirdi. Hintlilere benzer kast sistemleri vardı. Rahipler, makamlarını anaerkil bir usulle miras bırakırlardı. Yüksek sınıfı, sırayla savaşçılar, tüccarlar, sanatkârlar ve çiftçiler teşkil ederlerdi. En aşağı sınıf paryalardı. Kanunların tatbikçisi, aynı zamanda ulûhiyeti de kabul edilen, hükümdardı.

Çibçalar arasındaki bir rivayete göre, insanlar her şeyin anası Baçve (Bachue)'nin kutsal Iguagua gölünde görünen, bir erkek çocuktan hâmile kalmasıyla meydana gelmişlerdi. Sonra Baçve insanlığın atası olan o kişiyi, yılan suretine sokarak, göle salıvermişti. Diğer bir rivayete göre de, ilk ata Kaziken, erkekleri san topraktan, kadınları da içi boş bitki saplarından yaratmış ve kendisi de, güneş ve ay olarak, göğe çıkmıştı. İnsanlara medeniyeti öğreten de, yine Baçve idi. Gizli bir şekilde ortadan kaybolmuştu.

 

5- Güney Amerika Piramitleri

 

Eski Amerika yerlileri tarafından yapılmışlardı. “Teotihucan” adı verilen medeniyete âit (m.ö. 200. m.s. 700 ) büyük kalıntılardı. Kat kat beş taraçadan oluşuyordu. 60 metreyi aşanı en yüksek olanıdır. Daha küçükleri de vardır. Maya yurdunda (Chiapas Eyaleti) diğer piramitlerde olmayan ve bir ölü odası, taş bir lahiti bulunan, duvarları kabartmalarla süslü, “Kitabeler Mabedi” adında bir piramit daha vardır. Meksika piramitlerinin tepesinde bir tapınak kaidesi ve tabanı bulunur. El-Castillo piramidi ise dokuz katlı ve muhteşem görünümdedir.

 

6- Eski Amerika Dindarlığının Güncel Tezahürleri

 

Eski Amerika yerlilerinin katliamlardan kurtulabilenler sömürgeciler tarafından tarıma yaramayan çöl ve dağlara doğru sürüldüler. Geçim kaynakları ellerinden alınan halkın bir kısmı açlık ve hastalıkla kırıldı. Ortak kültürlerinden günümüze ulaşanlar: Turistler için gösterilen kült dansları ve dans esnasında giyilen elbise modelleri, üzerlerindeki işlentilerdir. Sürüldükleri Missisippi ve Misouri nehirlerinin gerilerinde, Teksas ve Yeni Meksika çöllerinde, Kanada sınırlarında varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Genelde Hıristiyanlaştırılmış olmakla birlikte, ortalarında aralanndan “Ruhlar Dansı” ismiyle bir hareket ortaya çıkmış Çenmüzde “Peyote Kültü” ismiyle devam etmektedir.

Peyote, Kızıl Derililerin değişen hayat şartlarında gelişmiş dini şuurun üdür Ruhlar Dansında, mehdi-mesih beklentileri ve ümitleri vardır. Buna bir lütufla dolu olarak gelecek bir liderin, kendilerine cennet hayatını atacağına inanırlar. Bu lider ve yöneticiyi Tanrı'nın bir an önce göndermesi için Kült dansları yaparak, ata ruhlarıyla ve Tanrısal alemle ilişki kurmaya çalışırlar. Zaman aralarında Gökle ve Ata Ruhlarıyla ilişki kurduğuna inandıkları liderler de Bunlar genelde, eğitimli, istiğrak durumuna çabuk geçebilen yetenekli kişilerdir. Rüya ve istiğrak yollarıyla ruhsal gök seyahati yapan bu kişilerin bazıları dağlarda inziva hayatı yaşarlar. Bu mehdi rolündeki kutsal kişilerin güç gösterilerinde eski kült tababeti ve şifa dağıtma eylemleri büyük rol oynar. Bazen yaptıkları efsunlarla savaşçılarına Beyazların kurşunlarının da değmeyeceğini söylemişlerdir. [192] Ayrıca savaşlarda şehit düşenlerin, Müstakbel Mehdilerin gizemli güçleriyle tekrar hayata döneceğine, kabilelerine geri geleceğine inanırlar.

Peyote Kültü aktif mehdi-mesih hareketlerinin Beyazlarca bastın İmasından sonra başlamıştır. Peyote havuç, turp vs. gibi depo köklü bir kaktüs bitkisidir. Uyuşturucu özelliği vardır. Bundan yiyen insanlar istiğrak ve vecd haline girip olağanüstü sesler duyar, suretler görürler. Bu onlar için kutsal bir bitkidir. Peyote Kült mensupları kiliselerine önceleri “Church ofthe First Born” adını vermişleri. Bugün ise, “Native American Church” adını kullanırlar. Peyote bitkisi uluhiyetle insanları birleştiren bir vasıta olmuştur. Hatta Kitabı Mukaddesin günahkar Eski Dünya mensupları için olduğunu, kendilerinin ise, Tanrısal vahye peyote vasıtasıyla doğrudan doğruya ulaştıklarını, Kitabı Mukaddesin kendileri için olmadığını söylerler. Kilise ayinleri Peyote merasimleriyle birleşmiştir. Eski Hıristiyanlık öncesi inanç ve geleneklerle Hıristiyanlığın sentezinden ortaya çıkmış yeni bir dini cereyan görünümündedir. [193]

 

GELENEKSEL TÜRK DİNİ

 

Literatür.

1- Ünver Günay-Harun Güngör, Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dini Tarihi, İstanbul Ocak Yayınları, 1997, 406.

2- Hikmet Tanyu, Türklerin Dini Tarihçesi, İstanbul 1978.

3- Abdülkadir İnan, Şamanizim, Ankara 1954.

4- Abdülkadir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul 1976.

5- İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Ankara 1980.

6- S. Buluç, Şamanizm, İslam Ansiklopedisi (maddesi). W.Radlof, Sibiryadan, c.I kitap 2, İstanbul 1956.

7- Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihi, Ankara 1962.

8- Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara 1971.

9- Hans Findeisen, Schamanentum, Stuttgart 1957.

10- Mircea Eliade, Schamanismus, Stuttgart.

Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden önce Budizm, Hinduizm, Maniheizm, Mecusilik, Musevilik ve Hıristiyanlık gibi dinlere de girdiklerini görürüz. Ancak bunlar topluca değil, bazı boyların geleneksel inançları dışındadaki bu dinlerden bazısını benimsemesi şeklinde olmuştur. Toplu haldeki benimseme sadece İslam'a girişte görülür. Saydığımız dinler dışında halkın tarih öncesi devirlerden beri inandığı, geleneksel halk dini diyebileceğimiz, Eski Türk Dinidir, Bu konuda yeterli araştırma ve bilginin varlığından söz etmek güçtür. Mevcut bilgiler ışığında konu yorumlanmaya çalışılır. Konu hakkında bugüne kadar yapılan çalışmaların başında Ü. Günay ve H.Güngör'ün hazırladıkları “Başlangıçtan Günümüze Türklerin Dinî Tarihi” gelmektedir.

m.ö. 2. yüzyılda, Hunlar ve diğer Türk kavimlerinde, geleneksel olarak yaygın bir Gök Tanrı inancının varlığı görülür. Tevrat kökenli teoriler, Türklerin soy tarihini Hz. Nuh'un oğullarından Yafes'e (y. m.ö.2500) dayandırırlarsa da arkeolojik belgeler daha öncelere gitmekte, tarilfin karanlıklarında kökler kaybolmaktadır. Oğuz Han'ın putlara ibâdetin baş düşmanı olduğu, putperestliği savunan babasını bertaraf ederek, yönetimi ele aldığı rivayetleri de kökte monoteizme ulaşma arzuîarının parıltılarıdır. Soyut bir kavramın yazısız devirde belgelerine ulaşmak kolay değildir.

Günümüzde ulaşılan etnolojik bilgiler ve tarihi belgelerle kesin sonuçlara ulaşmak mümkün görünmüyor. Arkeolojik ve etnolojik belgeler genelde politeizme götürürken, Orhun Abideleri gibi geç devir yazılı kaynaklarda monoteist izlere de rastlanmaktadır. Türklerin geleneksel dini tarihinde aydın zümrenin inançları ile halk tabakalarının inançlarını birbirinden ayırarak iki ayrı sonuca varmak mümkündür. Ancak, bugüne kadar yapılan araştırmaların çoğunluğu, Türk halk inançları ile ilgili folklorik araştırmalardır. Aydın tabakanın inançları ile ilgili araştırmalar, hemen hemen yok gibidir. Tabii, bunun gerçek sebebi, malzeme ve kaynak kısırlığı olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bizim de aşağıda verebileceğimiz bilgiler, genelde Türklerin geleneksel halk inançlarıyla ilgilidir. Ancak, tarih boyunca çeşitli Türk boylarının, Budizm'i, Hinduizm'i, Mecusîliği, Maniheizm'i, Hıristiyanlığı, Yahudiliği ve sonunda İslam dinini kabul etmeleri sebebiyle, muayyen bir dinden bahsetmek de doğru değildir. Günümüz Türk halk inançlarında bu dinlerin etkilerini ve izlerini bulmak da mümkündür. Burada sınırlı sayfalar arasında “Geleneksel Türk Dini'” üzerinde ana hatlarıyla duracağız, ilgi kurdukları evrensel dinlerle ilişkileriden kısaca bahsedeceğiz.

m.ö. 5. yüzyılda yaşamış olan Heredot'un, İskitlerin ölü gömme âdetleri hakkında vermiş olduğu bilgileri, son zamanlarda Orta Asya ve Altay Dağlarında yapılan kazılar da onaylıyor. Bu arkeolojik keşiflerde ortaya çıkarılan mezarların ve içindeki eşyaların tarihi, m.ö. 3000 yıllarına kadar inmektedir. M.s. 4. yüzyıldan kalma, Çin kaynakları ve 18. yüzyılda Orta ve Kuzey Asya'yı dolaşan Radlof un görüp anlattıkları da, hemen hemen tarihî ve arkeolojik bilgilere paralellik göstermektedir.

 

1- Geleneksel Türk İnanç Ve İbâdetlerinin İsmi

 

Türklerin geleneksel inanç ve ibâdetlerinden bahsedilirken, Batılı Etnologların etksinde “Şamanizm” deniliyordu. Literatürde “Şaman”, “İlkel büyücü” mânasına geliyor. Kelimenin aslı Tunguzca'dır. Yakutça karşılığı “Oyun” veya “Udayan”dır. Altay Türklerinde “Kâm” veya “Gam”dır. Ayin ve ibâdetlerle ilgili işleri yöneten kimseye verilen, “Şaman” isminden türetilen “Şamanizm” deyimi gerçekte Geleneksel Türk Dininin gerçek ifâdesi değildir. Hatta, Çarlık Rusya'sı zamanında, Türk boylarından bir gurup Rus Çarına giderek, dinlerinin Samanlık olmadığını, bu tâbirin kendileri için kullanılmamasını İstemişlerdi. Fakat Batılı Misyoner ve Etnologlar, bu yanlış ve İstenmeyen deyim üzerinde özellikle durarak, dünya literatürüne genel bir ıstılah olarak “Şamanizm” kelimesini yerleştirmişlerdir.

Kitabımızın birinci baskısında “Eski Türk Dini” deyimini kullanmıştım, Ü. Günay ve H. Güngör beylerin yeni çalışmalarında “Geleneksel Türk Dini” deyimini kullanmaları beni tekrar düşünmeye şevketti. Tarih boyunca içinde evrensel dinlerin de bulunduğu çeşitli dinleri benimsemiş olmaları ve onlardan daha rahat ayrılabilmesi için Günay ve Güngör'ün tekliflerini daha yerinde buldum ve onlara uydum.

 

2- Tanrı Tasavvurları

 

Eski Türklerde ulûhiyet inancı henoteizm'di. Yâni kâinatı ve her şeyi yaratan, ulu bir tanrının varlığına inanılmakla beraber, kendisine kadın ve çocuklar da isnat ediliyordu. Diğer bir ifade ile, pek çok Tanrısal varlıklar kabul edilmekle beraber, bunlar arasında kudret sahibi bir baş tanrıya inanılmaktaydı. Türklerde “Tarın” kelimesi, eskiden hem “Gök” hem de “İlâh” anlamına kullanılıyordu. Büyük bir ihtimalle: komşuları Çinlilerde görüldüğü üzere, bir zamanlar “Gök Tanrı'ya” da tapmış olmalıdırlar. Gök Tanrı'nın göğün en üst katında, karısıyla birlikte oturduğuna inanıyorlardı. Sonraları, Tengiri kelimesi ile ifâde edilen, gök ve ilâh mefhumlarının bir birine karışmaması için, ulûhiyet başka isimlerle adlandırılmış olmalıdır. Nitekim, Altay Türkleri bu ulu varlığa Ülgen, Ülgön (ulu) veya Bay Ülgen (zengin ulu) adını vermişlerdir. Tatarlar “Kuday”, Yakutlar “Tanara”, Çuvaşlar “Tura” veya “Tora” adını kullanırlardı. Bunlara ilaveten Türk kavimlerin Idİ, Ugan, Çalab, Bayat vs. gibi terimlerini de zikretmek mümkündür. [194]

Genelde, Tanrı göğün en üst katında karısı Umayla beraber oturan, insan şeklinde bir varlık olarak tasavvur edilirdi. Abakan Türkleri, Gök Tanrının çadırından bile bahsederlerdi. Altay Türkleri'ne göre, Bay Ülgen altın kaplı bir sarayda, altın bir taht üzerinde otururdu. İnsanları, ovaları, ormanları, ateşi, güneşi, ay ve yıldızları, gök kubbeyi yaratan, idare eden, kaderi belirleyen, dâima Bay Ulgen'di. İnsan oğluna yine çocuk veren o idi. Her şeye gücü yetmekle birlikte, yalnız iyilikten hoşlanırdı.

Orhun Kitabelerinde de Türk hakan ve beyleri, dâima kendilerini ve milletlerini koruyan Gök Tanrı'ya şükrederlerdi. Başardıkları işlerden bahsederken, “Tanrının inayetiyle” demeyi, ihmal etmezlerdi. Yine; tanrı adını, tek başına, diğer tanrı ve ruhlarla karıştırmadan zikrederlerdi. Bu da bize, onlarda hâkim, Ulu Tanrı inancının ne derece gelişmiş olduğunu göstermektedir.

Altay Türklerine göre, Ulu Tanrı Ülgen'in yedi veya dokuz oğlu, dokuz kızı ve bir çok yardımcı ruhları vardı. Ülgen'in Oğulları: Karşıt, Pûra-Kan, Yayık-Kan, Burça-Kan, Karakuş, Paktı-Kan, Er-Kan idiler. Her boy, bunlardan birini kendi boyunun koruyucu ruhu sayardı. Ülgen'in kızlarına toplu olarak Ak Kızlar yâni, “İffetli Kızlar” denirdi. İyi ruhlar zümresine giren bu kızlar, âyin esnasında kamlara ilham ve heyecan verirlerdi. Onları temsil eden, oyuncak biçimindeki bebekler, kâmın cübbesinde asılı dururdu. Ülgen'in yardımcı ruhları ise, elçilik vazifesini görürler ve dünyaya en yakın semada otururdu. Bunlardan; Yayık, Suyla, Karlık ve Utkuçu isimli tanrılar panteonun ileri gelen ruhlarmdandı. Lebed Türklerine göre, Bay Ülgen'in dört oğlu vardı: Pırçak-Kan, Töz-Kan, Kara-Kan ve Suylap'tı. Sonuncunun oğlu, Sarı-Kan'di. Pirçak-Kan'm oğlu Kırgız-Kan'dı. Kargaşan Irmağı kenarında yaşayan Lebed Türklerİ'nİn koruyucu ruhu sayılır. Kara-Kan'dan başka, bütün diğer tanrılar insanlara iyilik ederdi. Kara-Kan ise, tanrılar âleminden ayrılarak yeraltına, karanlık âleme çekilmişti. Ölülerin hâkimi olan Erlik, Kara-Kan'ın oğluydu. Erlik'in de, Ulap ve Kölök admda iki oğlu vardı. Bütün bu Tanrısal varlıklar, yerin altında karanlık bir dünyada yaşarlardı. Bunların hepsine birden Aza denirdi. Azaların emrinde şeytanlar vardı ve bunlar vasıtasıyla insanlara eziyet ederler, kurban isterlerdi.

 

3- Tabiat Kuvvetleri Ve Manevi Güçler

 

Eski Türkler gök, yer ve yeraltı âlemlerinin bazı ruh topluluklarıyla, manevi güçlerle dolu olduğuna, her bîr yerin manevî sahipleri bulunduğuna inanırlardı. Gök Tanrı insanlarla ruhlardan oluşan elçiler vasıtasıyla konuşurdu. Şaman'a gök seyahatmda ruhlar refakat ederlerdi. Ayrıca, tabiattaki her bir varlığın sahibi bir ruh vardı. Hiyerarşik olarak vazife yaparlardı. Bütün nehirlerin, denizlerin, göllerin, dağların, tepelerin içinde veya üzerinde yaşayanların koruyucu ruhları vardı.

Güneş, ay, yıldız, gök gürültüsü, şimşek gibi tabiat kuvvetleri semavi ruhlar şeklinde tasavvur edilmekteydi. Hunlarm güneşi ve ayı ululadıkları Çin kaynaklarında zikredilir. Yine modern etnolojinin verdiği bilgilere göre Yakutlarda bu kült devam etmektedir. Güneş ve ay iki kardeş telakki edilir ve onlara Tanrısal güçler izafe edilirdi. Bazı kahramanların güneşin ve ayın lutruyla türediğine inanılıyordu. Aynı şekilde yıldızlar ve gezegenler de kutsallaştınlırdı. En önemlisi Venüs vani sabah yıldızı idi. [195]

 

3. 1- Dağ Ruhu Ve Kültü

 

Türklerde dağ kültü, Gök Tanrı kültüyle ilgilidir. Hunların eski vatanı olan, Yen-si-yan ve Şan-din-şan sıra dağlarındaki Han-Yoan dağı, Hunlarm her yıl üzerinde Gök Tanrıya kurban kestikleri dağdı. Hun hakanları, Çin ile yaptıkları antlaşmaları Hun Dağı denilen, bir dağın tepesinde kurban keserek ettikleri yeminlerle onaylarlardı. Türkler, dağları tanrı makamı olarak görürlerdi. Yüksek dağ tepelerinin göklere yakın görünmesi, bu inancın yerleşmesine sebep olmuş olmalıdır. Bu sebeple, Orta Asya dağlarının çoğu, Türkçe veya Moğolca mübarek, kutsal, büyük ata, büyük hakan anlamlarına gelen, sıfat isimlerle anılırlardı: Han Tanrı, Buztağ Ata Kayrakan vs. gibi.

Her kabilenin kendisine mahsus kutsal bir dağı olduğu gibi, kabilelerden kurulan büyük birliklerin de müşterek kutsal dağları vardı. VII. yüzyılda bütün Türk kabileleri ve Gök Türk imparatorluğuna katılmış yabancı boylar için, Ötüken dağının ve ormanlarının kültleri olduğunu, Gök Türk ve Uygur kitabelerinden anlıyoruz. Bu kutsal mahallerde, Gök Tanrı'ya, Yersu'ya (yerin ve suların tanrısına) ve ecdat ruhlarına tazim edilirdi. Orhun Irmağı kaynaklarında ve çevrelerinde bulunan dağların da, Hunlar zamanından beri, çeşitli Türk kavimlerince kutsal sayıldığı, kült yerleri olarak kullanıldığı bilinmektedir.

Günümüz Altay boylarının da kutsal dağları vardır. İlâhîlerinde ortak olarak zikrettikleri Altay sıra dağlarıdır. Türkler için dağlar, göller, ırmaklar hep ruhlarla dolu, canlı varlıklardır. Kendilerinden bahsedildiğinde dağlardan mı, sulardan mı, yoksa coğrafî İsim taşıyan insan oğlundan mı, bahsedildiğini anlamak güçtür. Bütün bu nesneler, duyan, evlenen, çoluk çocuk sahibi olan varlıklardır. Ruh bizzat dağ, dağ bizzat ruhtur.

 

3. 2- Ateş Ruhu Ve Kültü

 

Türkler eskiden beri ateşe saygı göstermişler ve ateşte kutsal bir ruhun olduğuna inanmışlardır. Altaylılar bu ruha “Ot ezi” (ateş sahibi); Yakutlar aynı mânâda “Ot iççite” derlerdi. Ateşin gökten geldiği, Türk boylan arasında yaygın bir inançtı. Onda temizleyici bir kuvvet gördükleri, tarihen sabittir. Ateşin, insanı kötülüklerden, kötü ruhlardan, hastalıklardan koruyan bir özelliği olduğu inancı, çeşitli vesilelerle yapılan merasimlerden anlaşılmaktadır. Ateşi, gelecekten haber veren bir vasıta olarak da kullanırlardı. Onu, canlı bir varlık olarak tasavvur ederler ve ona karşı saygıda kusur etmemeğe çalışırlardı. Altay ve Sibirya Türklerinde ateşe kurban sunulması, yeni evlilerin ateşe merasimle yağ dökmeleri, yiyecek ve içecekten ateş ruhuna da bir pay ayırmaları âdetti.

Ateşin, gökten ülgen tarafından gönderildiğine inanılırdı. Ateşe karşı, kötü söz söylenmezdi. Küfür etmek, ateşi su ile söndürmek, ateşe tükürmek, ateşle oynamak kesinlikle yasaktı, Ateşe bakıp, kehanette bulunmak eski bir gelenekti. Senenin belirli günlerinde büyük bir ateş yakılır, kurban sunulur, dualer okunur, daha sonra da bu ateşin alevlerine bakılırdı. Alevler yeşilimsi olursa, yağmur ve berekete, iyi mahsul alınacağına; kırmızı renkte olursa, salgın hastalıklara; siyah olursa hükümdarın ölümüne işaret sayılırdı.

Karagas'lara göre, ateş ıslık çalarsa uzaktan bir yolcu geleceğine işaretti. Ancak ateş gece ıslık çalarsa iyi değildi, şeytanın yakına geldiğinin işaretiydi. O zaman şeytanın uzaklaşması için, kutsal sayılan ardıç otundan bir parça ateşe atılırdı.

Yakutlar ocakta külün kıpırdadığını görürlerse, uog kuta oynyûr (çocuk ruhu oynuyor) derler, ateşin ailede bir çocuk olacağını haber verdiğine inanırlardı. Bir şey düşünürken ateş ıslık çalarsa, o şeyin olmayacağına hükmederlerdi.

Ateşin temizleyici gücünden yararlanmak, kötü ruhları kovmak için, VI. yüzyıl Batı Göktürkleri, ülkelerine gelen yabancı elçileri ateş arasından geçirirler, elçilerin beraberinde getirmeleri muhtemel kötü ruhları engellemek, büyülerini bozmak isterlerdi.

 

3. 3- Atalar Kültü

 

Ölmüş ataları tazim ve onlar için kurbanlar sunma adeti, geleneksel Türk inancının önemli yanlarından birini oluşturur. Hunlar her yıl mayıs ayının ortalarında atalarına kurban sunarlardı. Göktürkler ve Uygurlar da Hunlar gibi, kutsal dağlar üzerinde toplanarak Tanrıya ve atalara kurban sunarlardı. Hatta ölülerini kıymetli eşyaları ile birlikte gömerlerdi. Altaylılardaki “Töz” ismi verilen suretlerin atalar kültüyle ilgili olduğu da bilinmektedir. Hatta hayvan kültlerinin varlığına da şahit oluyoruz. Bunlar şahin, kartal, tavşancıl, sungur, çakır gibi kuşlardır. Göktürklerde kurttur. Göktürk ve Uygur hükümdarlarının bayraklarında “Kurt başı” bulunurdu. Bunun yerini Kırgızlarda “İnek”, Altay ve Sibirya mitolojilerinde kartal almıştı. [196]

 

3. 4- Yeraltı Ruhları

 

Yeraltı âlemi, genellikle korkunç ve kötü ruhların yaşadığı yerdir. Altaylılar, bunlara “Kara töz, habis ruh, kara neme” gibi isimler verirler. Yeraltında yaşadığına inanılan, korkunç şekillerde tasavvur edilen, ayna, ada, yör vs., gibi ruhlar da vardır. Kötü ruhların başında, Yeraltı Dünyasının hakimi sayılan, Erlik Kan gelir. İrle Kan veya İl Kan, Erlen Kan da, Erlik Kan'm diğer isimlerinden başkası değildir. Altaylılara göre, Erlik Kan, yeraltınm en alt katında, kara çamurdan veya kara demirden yapılmış bir sarayda, kara taht üzerinde, saltanat sürer. Yeraltında, kıyılarında korkunç canavarların yaşadığı bir ırmak da bulunur. Büyük felâketleri, salgın hastalıkları gönderen, yine Erlik Kan'dır. Bunlarla o, kendisine kurban gönderilmesi için şantajlara girişir. Şaman dualarında Erlik Kan, Kayra-Kan (Kesici Han) olarak da anılır. Çünkü Altaylılar iplik gibi tasavvur edilen ruhu onun kestiğine inanırlar. İnsanların canını alan Erlik, onları yeraltına götürür, orada sorguya çektikten sonra, köle olarak kullanır. Erlik'i temsil eden put veya tasvirler yapılmaz.

Erlik'in, yedi veya dokuz oğlundan bahsedilir. Bunlar: taş bilekli Bay Bahadır, Kanış; bakır bilekli Kerey Kan, Uçar Kan, Yabaş Kan, Kömür Kan, Şedey Kan'dır. Yeraltı ve yerüstündeki bütün kötü ruhları, onlar idare ederler. Şaman yeraltına inerken ona yol gösterirler. Babaları ile şaman arasında aracılık yaparlar. Bazen, koruyucu ruh olarak da tazim edildikleri görülür. Altay boyları, Erlik ile oğullarına zayıf, hatta hasta hayvanları kurban ederler. Ekseriya; bunlar adına, kara boğa veya inek keserler, hiç bir zaman at kurban etmezler.

Erlik'in, sekiz veya dokuz kızı vardır. Bunların belirli vazifeleri yoktur. Oyun oynar, dans ederler, yeraltına kurban götüren şamanı kandırıp, babalarına götürülen, kurbanı elinden almağa çalışırlar. Dualarda; kara yüzlü, kara saçlı ve şehvetperest varlıklar olarak tasvir edilirler.

Yeraltında ölü ruhlarının bulunduğuna da inanılır. Lebed'ler, aza dedikleri, kötü ruhun baskısı altında bulunan kimseyi kurtarmak için, kara renkli bir hayvan kurban ederler. Teleütler, ölünün ruhunun, kırkı çıkıncaya kadar mezarlıkta yaşadığına, ara sıra evine gelmek istediğine inanırlar ve bunlara “Üzüt” derler. Gerek aza, gerek üzüt' ün kasırgada dolaştığına inanılır. Erlik Kan emrindeki bu ölü ruhları, yaşayanların ruhlarını kapmak isterler, hastalık saçarlar.

 

3. 5- Çocuk Ruhları                                                  

 

Altay Türklerine göre, insan ruhu (kut) doğmadan önce ölçte bulunur. Teleütler, çocuğa ruh veren Enem Yayuçı'nın göğün dördüncü katında yaşadığını söylerler. Denildiğine göre, çocuğun ruhu kırmızı bir kurt şeklinde anne vücuduna girer. Çocuğun ne kadar yaşayacağım, Doğum ilahesi tayin eder. Onlara göre, üçüncü kat gökte oturan ve hayvan yavrularına can veren, Ermen Kan adında başka bir ilahe daha vardır. Altaylılara göre, Ülgen, çocuğun doğması için, oğlu Yayık'a emir verir. Yayık da, göğün beşinci katında bulunan ve dişi olarak tasavvur edilen, gökteki “Süt ak kol” (süt akı göl)den ruhu alarak ana rahmine kor ve hayatı boyunca ona yardımcı olur. Yakutlara göre, çocuğun ruhu bir kuş şeklinde gökten inerek, anne karnına girer.

 

4- İbadetleri

 

Tarihî kaynaklar her yıl düzenli olarak yapılan resmi dini törenlerden söz ederler. Hunlar yılın beşinci ayında Gök Tanrıya ve Yer-Su'larına kurban sunarlardı. Yine her yıl başında Türk boylarının beyleri hükümdarın karargahındaki tapınakda toplanarak Tanrı'ya ibadet ederlerdi. İbadetin merkezini kurban merasimi teşkil ederdi. En makbul kurban at kurbanı idi. Sığır ve davar İkinci derecede gelir. Doğan güneş ve geceleyin ay ululanırdı. Kansız takdimelerde (saçılarda) şarap, pirinç, buğday, darı, süt gibi gıda maddeleri sunulurdu. [197]

 

5- Ruhban Sınıfı

 

Eski Türklerde, dinî âyin ve kurban merasimlerini yöneten, ruhlarla insanlar arasında aracılık yapan, kişiler vardır. Bir çeşit din görevlisi özelliğindeki bu kişilere, “Kâm” denir. Tunguzlar, bunlara “Şaman” derler. Kâmlar, çeşitli ruhlarla ilişki kurmasını bilen kişilerdir. Normal insanlar, ruhların hangi tabiatta, hangi huyda olduklarını, nelerden hoşlandıklarını bilemezler. Onların, hangi cins kurbanlardan memnun kalacaklarını tayin edemezler. Ancak, kâm veya şamanlar ata ruhlarından aldıkları kuvvet ve ilham ile bütün bunları bilirler. Bir yandan iyi ruhların insanlar için faydalı, hayırlı tesirlerini devam ettirmelerini sağlamağa, diğer yandan da çeşitli çarelere baş vurarak, kötü ruhların zararlı faaliyetlerini önlemeğe çalışırlar. Kâm, bu maksatla düzenlediği âyinlerde, ruhlar ile temasa geçip onları hoşnut ederek, istenilen neticeyi almaya gayret eder.

Kâmların istikbalden haber verdiklerine de inanılır. Mervizî, Kırgızlardan bahsederken şöyle diyor:

“Her sene belli bir günde bir adam getirilip başına şarkıcılar, çalgıcılar ve bunlara benzer insanlar toplanır. Bunlar eğlenmeğe başlarlar. Meclis hoş bir hal alınca bahsedilen adam bayılır. Sar 'a tutmuş bir kimse gibi yere düşer. Bu halde iken yeni senede olacak olaylar sorulur. O da senenin bolluk mu, yoksa kıtlık mı, yağmurlu mu, yoksa kuraklık mı, hulâsa yeni senede neler olacaksa haber verir. Onlar bu kimsenin söylediklerinin doğru olduğuna inanırlar” [198]

Altay kabilelerine göre kâmlık ailede irsen intikal eden ve bilhassa çocukluk çağında sar'a nöbetleri ile gelen bir hastalık sayılır. Belirli bir eğitim görmekle herkes kâm olamaz. Kamlık fıtrî ve adeta kaçınılmaz bir kader meselesidir. Sayısız örnekler kamlık kabiliyetinin patolojik olduğunu gösterir. Radlofa göre kâmlık nöbetleri beklenmedik bir zamanda gelir. Aday Önce kendinde büyük bir yorgunluk hisseder, vücudu kasılıp titrer ve bu hali esnemeler takip eder. Göğsü daralır, bir takım acayip sesler çıkararak ağlar, gözleri döner. Bir müddet sonra sıçrayıp ayağa kalkar, deli gibi dönmeğe başlar ve nihayet ağzından köpükler saçarak yere yıkılır, vücudu duygusuzlasın Bu ızdıraph haller bir müddet devam eder. Nihayet günün birinde davulunu alıp çalmağa başlar, sakinleşir, kendine gelir. Kâm olmaktan kaçınan kimsenin delireceğine veya genç yaşta öleceğine inanılır.

Kâmlar, genellikle zeki, hayâl perest ve şâir ruhlu insanlardır. Ayin esnasında büyük bir vecd içinde kendisinden geçip göklere çıktığını veya yeraltı âlemlerine indiğini ve buralarda gördüğü garip varlıkları, olayları ayrıntılarıyla anlatır. Ancak, ayıldıktan sonra hiç bir şey hatırlamaz. Kamların, ak veya kara kamlar olarak, ikiye ayrıldıklarından bahsedilir. Birinciler, yalnız göğe ve başta aydınlık âleminin hâkimi olan Ülgen ile ilgili, iyi ruhlarla teması sağlar. İkinciler ise, yalnız yeraltının korkunç ruhunu temsil eden Erlik ve ona bağlı ruhlarla ilgili âyinleri düzenler. Bu iki çeşit kâm veya şaman, kıyafet, bakımından da birbirlerinden ayrılırlar. Ak kâmlar, kara kâmlara göre, daha sade ve gösterişsiz giyinirler. Kadınlar ise, yalnız kara şaman olabilirler.

 

6- Ölüm Ve Ölü İle İlgili İnanışlar

 

Eski Türkler, hastalık gibi, ölümü de kötü ruhların bir eseri sayarlardı. Altay Türklerine göre, yeraltı dünyasının hâkimi olan Erlik, yeryüzüne gönderdiği Aldaçı'lar vasıtasıyla, insanların ruhunu yakalatarak hayatlarına son verdirirdi. Yakutlar da, ölümü insan ruhunu kötü ruhların kapması ile açıklarlar. Tasavvurlarına göre, ölümü meydana getiren ruhlar, ya ailenin ölmüş fertlerine veya yabancı Ölülere ait ruhlardır. Ölüm halinde, ruhun bir kuş şeklinde uçup gittiği de tasavvurlar arasındadır. Bunun yansımalarını Orhun Kitabeleri'nde de görürüz. Ölülerin etrafında cereyan eden her şeyi duyduklarına ve gördüklerine de inanılır.

Altay Türklerine göre, zaman geçtikçe insan oğulları azalacak, günah işlemekten çekinmeyecekler. İyi tanrı Ülgen, bu günahkâr topluluktan uzaklaşacak. Tanrı Erlik yeryüzüne çıkacak, kötülükleri teşvik edecek. Bundan rahatsız olan tanrı Ülgen yeryüzündeki insanları kendi taraflarına kazanabilmek için, kötü karekterli oğlu Erlik ile savaşacaktır. Sonunda Ülgen galip gelecek ve yeryüzüne tek başına hükümran olacaktır. Daha sonra da, bütün ölüleri dirilterek haşir gününü başlatacaktır.

 

6. 1- Yas Tutma

 

Eski Türk dininde, ölen için duyulan acı, çeşitli şekillerde ve bazı merasimlerle ifâde edilir. Hunlar, adetleri üzerine saçlarını keserlerdi. Kahramanlar için göz yaşı dökmez, yüzlerini yaralayarak kan akıtırlardı. Çin kaynaklarına göre, Türk'lerde aile fertleri, Ölünün bulunduğu çadırın kapısı önünde ağlayıp feryat ederken, yüzlerini bıçakla yaralayıp kanlı göz yaşları dökerlerdi. Orhun Kitabelerinde, Bumin Kağan ile kardeşi Kül Tikin'in ölümü münasebetiyle, komşu kabilelerden gelenler arasında yasçı kimselerin bulunduğundan bahsedilir. Yas merasiminde bulunan kimselerin, matem alâmeti olmak üzere, kulak ve saçlarını kesmeleri âdetti. Kirgızlarda ölünün gömüldüğü gün, dul kalan zevcesi İle kızları saçlarını keserlerdi. Hunların, kesilen saçları diğer kıymetli eşyalarla birlikte, mezar içine koydukları kazılardan anlaşılmaktadır. Nitekim, Urga civarında Noyin-Ula'da bulunan bir Hun mezarında, ipek örtüye sarılı 17 saç Örgüsü bulunmuştur. Kırgızlar, matem işareti olarak, ölenin atının kuyruğu ve yelesini keserlerdi.

 

6. 2- Ölü Gömme Adetleri

 

Çin kaynaklarına göre, milâdi 1. asırda Moğolistan'ın kuzeyinde oturan Hunlar, kabile reislerini sırmalı elbiseler içinde gömerlerdi. Yine Çin kaynakları, miladi 5-8. asra kadar Gobi Çölünün kuzeyinde, Kara İtiş havalesinde yaşayan Türklerin ölüyü atı ve eşyaları ile birlikte yaktıklarını kaydederler. Yine aynı kaynaklardan öğrenildiğine göre, Yenisey'in yukarı taraflarında yaşayan Dubo'lar, ölüyü bir tabuta yerleştirdikten sonra, dağların tepesine veya ağaçların üstüne koyarlardı. Göktürklerde, ölen hakan veya beyin mezarına, hayatta iken öldürdüğü düşman sayısınca taş heykeller dikmek âdetti. Bunlara balbal denirdi. Bundan maksat, balbalın temsil ettiği kişinin, ölüler dünyasında, ölene hizmet etmesini sağlamaktı. İbn Fadlan'ın anlattığına göre, Hazarlar ile Oğuzlarda ölüyü nehir yatağına gömmek adetti. Bunun için, yönü değiştirilen ırmak yatağında, dayanıklı malzemelerle bir mezar hazırlanır ve ölü buraya gömüldükten sonra, sular eski yatağına çevrilirdi.

Mervizî, Kırgızların ölülerini yaktıklarını haber veriyor: “Onlar ateşin ölüleri temizlediğini ve günahlardan arıttığını sanırlar. Bu yakma âdeti, onlar arasında eskiden vardı. Fakat, Müslümanlarla komşu olduktan sonra, ölülerini gömmeğe başladılar”, diyor. 8. yüzyılda Orta Asya'yı dolaşan Plano Carpini'nin verdiği bilgilere göre, Türklerde bir bey ölünce gizlice gömülürdü. Ölünün önüne et, süt vs. gibi yiyeceklerle donatılmış bir masa konur, ayrıca ölünün atı da bütün takımıyla beraber mezara gömülürdü. Yine mezarın başında bir at kesilip yenildikten sonra, ölenin arabası ve evi tahrip edilirdi. Mezarın basma sırığa geçirilmiş bir at dikmek âdetti. Bütün bu merasimlerin gayesi, öleni gittiği yeni âlemde kullanacağı canlı, cansız çeşitli eşyalarla donatmak ve yeni hayatını kolaylaştırmaktı.

1924-25 yıllarında, Rus arkeologlar tarafından Selanga nehri havzasında, Noyan-Ula dağlarındaki kurganlarda yapılan kazılarda, Hun prenslerine âit mezarlar ortaya çıkarılmıştır. Hun prensleri, genellikle yüksek dağlara gömülmekte idi. mezarlarının içine dolan kar suları çabucak donar ve asırlarca erimeden kalırdı. Bu sebeple, ölüyle birlikte gömülen kumaşlar, ağaç eserler ve hatta cesetler, konserve olmuş şekilde, çürümeden, zamanımıza kadar gelebilmişlerdi. Mezarların dış kısmı, piramit şeklinde taş ve toprakla yükseltiliyordu. Mezarın iç kısmı, genellikle iki kısımdan meydana gelirdi. Mezar çukurları yavaş yavaş derinleşir ve bir dehlize girilirdi. Bu dehlizden, tabutun konduğu bölüme geliniyordu. Tabut, bu iç hücrede açılan bir kuyuya gömülüyordu. Bu hücre, muntazam kesilmiş kalas ve kütüklerle kapatılıyordu. Bazı tabutların kapaklarında ipek kumaş kalıntılarına rastlanmıştır. Bundan, tabutların ipek kumaşlarla kaplandığı anlaşılmaktadır. Mezar koridorlarında, matem alâmeti olarak, yağlı kumaşlara da rastlanmıştır. Yine, mezarlarda at takımları, ipekli elbiseler, ev eşyaları bulunmuş ve hatta bir vazoda çay kalıntıları görülmüştür. Bu mezarlarda atlar, insanlara mahsus odaların dışına gömülüyorlardı. Pazarcık kurganlarında, bol miktarda donmuş at cesetlerine rastlanmıştır.

 

7- Diğer Dinlerle İlişkileri

 

Türklerin diğer dinlerle ilişkileri çok eskilere gitmektedir. Budist misyonerleri m.s.2.yy.dan itibaren Türk ülkelerinde görülmeğe başlar. Daha sonraki tarihlerde Mecusi, Hıristiyan, Musevi, Mani dinlerinin Türkler arasında yayıldıklarına şahit oluyoruz. Yine Çin dinlerinden Konfüçyanizm ve Taoizm'in Türkler üzerinde etkileri de şüphesizdir.

 

7. 1- Budizm

 

m.ö.6. yy.da Hindistan'da doğan Budizm, 3.yy'dan önce Baktriya ve Gandhara'ya daha sonra da Orta Asya'ya gelmiştir. 3. ve 4. yy.da Taşkent ve Merv'de Budist mabetleri bulunuyordu. Özellikle Çin'e doğru uzanan kervan yolları boyunca kurulan manastırlar asırlarca faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Hotan ve Miran, Tumşuk ve Kuça şehirlerinde kurulan “Vihara” denen manastırlarda “Toyin” denilen rahipler misyonlarını sürdürmüşlerdir. Günay ve Güngör'e göre, “Buhara şehri aslında adım bu manastırlardan almakta(dır). İslam dünyasında medreselerin kurulmasında ve Selçuklular zamanında onların bütün İslam memleketlerine yayılmasında bu Budist Viharaların etkisi olmuştur”. [199] Türkler arasında daha çok Budizm'in Mahayana ve Lamaizm kolları yayılmıştır. İhtişam devirleri İslam'ın gelişine kadar sürmüş, daha sonra yerini hızla İslam'abırakmıştır. Lamaizm kolu ise Moğolistan ve bazı Türk boylan arasında etkisini hala sürdürür.

 

7. 2- Mecusilik

 

Mecusiliğin Türkler arasında ne zaman yayılmağa başladığını tarihen tespit güç olmakla birlikte, Zerdüşt'ün (m.ö.630-553) Amuderya nehri sahillerinde büyüdüğünü, ilk vahiylerini aldığını dikkate alırsak Türklükle yakın ilişkisinden söz etmek pek hayali olmaz. Daha sonra Pers bölgesine göç ettiyse de, ölümü ülkesinde Zerdüştiliğin yayılmasından rahatsız olan Turan ülkesi hükümdarı Arcataspa elinde olmuştur. Bütün bunlar Mecusilikle Türkler arasındaki ilişkilerin henüz Zerdüşt'ün hayatında başladığı ihtimalini ortaya koyuyor. İslam öncesinde başta Buhara ve Semerkant'da Mecusî mabetleri vardı ve Mâveraünnehir'de Mecusilik hakimdi.[200] Etkilerinin Orta Asya'da da olduğu ve Budizmle rekabet ettiği kaynaklardan anlaşılıyor.

 

7. 3- Maniheizm

 

Türkçe metinlerde “Üç Odki Nom” ve “İki Yıldız” isimleriyle anılır. Kurucusu Mani (216-277) henüz hayatında iken dünyanın dört bir bucağına misyonerler göndererek dininin yayılmasına itina göstermiştir. Bu arada İran'la komşu durumundaki Türk illerine de misyonerlerin gitmesi tabiidir. Bunların başında Sogdlu tüccarlar geliyordu. Uygurlardan Bögü Kağan (759-779) Maniheizmi devlet dini olarak kabul etmiş, etrafa misyonerler göndermiştir. Uygurların kabul ettiği “Dinâveriye” mezhebi, Maniheizmin hilafet merkezi olarak BabiPi değil, Semarkand'ı kabul ediyordu. Babil'i hilafet merkezi kabul edenlere “Dinderân” deniyordu. “Bia” adı verilen mabetlere Türkler “Tengrilik” veya “Çaydan” diyorlardı. 10. yy. dan itibaren bu dinin mensuplarına Türkistanda “Acarf” deniyordu. [201]

 

7. 4- Hıristiyanlık

 

Hıristiyanlığın Orta Asya'daki varlığı ile ilgili bilgiler 4.yy'dan öncelere gitmemektedir. İlişkiler genelde Doğu Kiliseleriyle olmuştur. Başta Nesturyanizm gelir. Özellikle Baykent, Buhara gibi ticaret yolu çevresinde kurulan yerleşim yerlerinde görülür. Henüz 332 yılında Merv'de bir Hıristiyan Piskoposluğuna rastlanır. 7. Ve 8. Yüzyıllara ait, Orta Asya ve Urallardaki Hıristiyan eserleri Karluklara aittir. Aynı yüzyılda Nesturilik Kırgızlar, Uygurlar, Naymanlar, Kereitler ve Hımlar arasında da yayılmıştı. Talaş şehri müslümanlarca fethedildiğinde oradaki büyük kilise camiye çevrilmişti. Daha sonraki devirlerde Hıristiyanların hızla İslam'a geçtiklari görülür. 15. yy. dan sonra haklarında bilgi bulmak zorlaşır. [202]

Bizans Melkit kilisesinin misyon faaliyetleri de diğerlerinden geri kalmaz. İpek Yolu üzerinde ve Maveraünnehir de misyon merkezleri kurulur ve Çin'e kadar misyonerler gönderilir. Ancak Nesturîler kadar başarılı olamamışlardır. Esas başarılarını Doğu Avrupa ve Balkanlarda göstermişlerdir.   Hatta Hıristiyanlığı kabul eden Türk boyları milli benliklerini dahi kaybederek, Slavlaşmış veya çevre milletlerin içinde kaybolmuşlardır. Bulgarlar, Kumanlar, Kıpçaklar, Uzlar vs. bunun örnekleridir. Milli benliklerini kaybetmeden günümüze ulaşabilenler Gagauzlar (Gök Oğuzlar)dır. Ortodoks Hıristiyanlardır. Dillerini muhafaza etmeyi başarmışlardır. Hatta 14. yy.da Dobruca'da Balık Bey liderliğinde bir devlet dahi kurmuşlardı. Halen Moldavya cumhuriyetine bağlı olarak yaşarlar. [203]

 

7. 5- Musevilik

 

Türkler arasında Museviliği kabul edenler Hazarlar olmuştur. Mesudi, bunu halife Harun Reşid (768-809) zamanına götürmektedir. Yahudi kaynakları ise, olayın 7. Yüzyıldan itibaren başladığını, Bizans'taki Yahudi baskılarından Hazarlara sığman Yahudilerin büyük rol oynadıklarını söylerler. Mezhep bakımından Museviliğin Karai koludur. Tevrat dışında kutsal kitap kabul etmezler. Bölgedeki Selçuklu hakimiyetiyle tarih sahnesinden çekilmişledir. Halkın büyük bir kısmı da İslamı kabul etmiştir. Geride kalanlar Moğol istilasında Kırımda toplanmışlardır. Sovyet İhtilalinden sonra diğer inananlar gibi sıkıntılara maruz kalmışlardır. Dini terminolojilerinde sinegog yerine Kenasa, Hahambaşı yerine “Gahan”, “Gazan”; Yehova yerine Tenkri isimlerini kullanırlar. Azerbaycan'daki Musevi kolonilerin tarihi 7-10. yüzyıllara uzanır. Orada “Dağlı Yahudiler” ismini alırlar. Baku ve Guba'da sayıları yoğunlaşır. [204]

 

MECUSİLİK

 

Literatür:

1- W. Hınz, Zarathustra, Stuttgart 1961.

2- Avesta, Die Heiligen Bücher der Parsen, Übersetzt von Fritz Wolf, Strassburg 1910, Tıpkı Basım: Berlin 1960.

3- H.von Glasenapp, Die nichtchristlichen Religionen,s. 288-300.

4- F. Heiler, Die Religionen der Menschheit, s.419-438.

Mecusiliğin kurucusu Zerdüşt'tür. Kelimenin aslı “Zarat-Uştra”dır. Bunun Latinceleşmiş şekli “Zaratustra”, Yunancalaşmış şekli “Zoraaster”dir. Kurduğu dine de Zoraastrianizm veya bu dindeki tanrı için kullanılan Ahura-Mazda ismine İstinaden, "Mazdaizm" veya ülkeye atfen “Parsizm” denir. Kur'an bu din için

“Mecûs” [205] deyimini kullanır. İbadetlerinde kullandıkları ateş yakma adetinden dolayı, “Ateşperest” olarak da İsimlendirilirler.

Kurucusunun ismi, Zarath (güzel, doğru) ve Uştra {develer) kelimele­rinin terkibinden meydana gelir. “Güzel develere sahip olan” anlammadır. Halk etimolojisi, Zerdüşt ismini “Yaşayan yıldız” olarak manalandırır. Efsaneye göre, kendisine dağılmakta olan bir yıldız çarparak onu göğe çıkarmış ve bir sebeple kendisine “Yaşayan yıldız” anlamına “Zaratustra” ismi verilmiştir.

Mecusilik hakkındaki bilgileri biz çeşitli kaynaklardan öğreniyoruz. Batı dünyası uzun zamanlar ikinci el haber olan Yunan ve Latin yazarlarının eserle­rinden yararlanmıştır. Oxford'Iu alim Thomas Hyde, 1700 yılında “Historia religionis veterum Perserum, eorumque Magarum” isimli bir eser yazmış ve bu kendisinden sonraki yazarlara kaynak olmuştur. Hyde göre Zerdüşt, İsa tarafından da sözü edilen bir peygamberdi. Ezra (Üzeyir a.s.) ve diğer Yahudi peygamberleri, kendisinden faydalanmışlardı. Hyde'nin bu eseri, Voltaire ve Lessing'e de kaynak olmuştu. Fakat 18. Yüzyıl ortalarına kadar bu dinin Kutsal Kitabı Avesta kesin olarak bilinmiyordu180. Nihayet 7 Kasım 1754 tarihinde genç bir Fransız alimi olan Anquetil Duperron, Parsiliğe meyletmiş bir Fransız askeri rolünde, Hindistan'daki Parsiler arasına girmeyi başardı ve onlardan ders gördü. Sonunda, bazı kitapları ve bu arada Avesta'yı da, iki mendil ve iki gömleğine doldurarak Fransız Doğu Hindistan Cemiyetine kaçırmaya muvaffak oldu. Daha sonra, Avesta'yı Fransızca'ya tercüme ederek 1771 yılında Paris'te yayınladı. Bu suretle ilim dünyası Mecusiliğin ana kitabına, temel kaynağına ulaşmış oldu.

 

1- Kutsal Kitapları

 

Zerdüşt'ün ölümünden sonra ortaya çıkan, kutsal kitabın ismi Avesta'dir. Apasîak kelimesinden türemiştir. Genellikle “Esas metin” olarak tercüme edilir. Başlangıçta, Apastak yalnız sözlü rivayet olarak anlaşılmış olmalıdır. Bunun Ermenice avandem (anlatmak, rivayet etmek) kelimesinden türemiş olabileceğini iddia edenler de vardır. Kutsal kitabın Gata'lar bölümünün Zerdüşt'e kadar, gerilere inme ihtimali büyüktür. Diğer bölümler, daha geç devirlerde meydana gelmiştir. Avesta, eski İran diyaleğinde yazılmıştır. Bu diyaleğe Avestacada denir. Eski Hint diliyle akrabalığı vardır. Bugünkü Farsça diyalektler arasında en fazla Afgan diyaleğine yakındır.

İran rivayetlerine göre, Ahamenidler zamanında sahih sayılan bir Avesta metni mevcuttu. Bize ulaşan Avesta metnine ise, bir takım ilâveler yapılmıştır. Ahamenidler devrindeki metin, Farsların Büyük İskender'le yaptığı savaşlar esnasında kaybolmuştu. Sasanİler devrinde kutsal yazılar tekrar toplanmaya çalışıldı ise de, Müslümanların İran'ı fethi sırasında tekrar yaralar aldı. Mevcut metin ise, pek çok güçlüklerden kurtulabilen, çeşitli düzeltmelerden geçerek günümüze ulaşabilen kısımlardır. Zerdüşt'le ilişkisini tespit ve sıhhatini kontrol çok güçtür.

Avesta ifade ve muhteva bakımından anlaşılması çok zor kitaplardan biridir. Daha ilk zamanlarda Avesta'yı anlama problemleri doğmuş ve şerhlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur ki, bu şerhlere “Zend” (ilim) adı verilir. Zamanla Zend ve Avesta'mn birleşmesinden, “Zend-Avesta” meydana gelmiştir.

İslâmî rivayetlerde Avesta'mn 10. yy. da Bağdat'ta görüldüğü haber verilmektedir. Fakat bugün 21 kitaptan meydana gelen Kutsal Kitabın 19. Kitabı olan Videvdat (cinlerden korunma kitabı), tam olarak elde bulunmamaktadır. Günümüzde mevcut el yazmalarının en eskisi 13. yy. dan kalmadır ve Hindistan'da korunmaktadır. Farsça olanlar İse, 17. Yüzyıldan daha öncelere gitmezler. Eldeki matbu kitap ise, yaklaşık 500 sayfa civarında olup, bir harabe manzarasını gösterir.

Ana kısmını 72 bölümden meydana gelen ve ibadet kitabı olarak kabul edilen, Yasna teşkil eder. Yasna'nın 28-34 ve 43-51 bölümlerinden meydana gelen 16 bölüme Gata'lar denir ki, Zerdüşt'e kadar gerilere gittiğinde uzmanlar ittifak halindedir. İfade ve şekil yönünden, Hindu-Cermen devrini aksettiren Atharva-Veda ile paralellik gösterir.

 

2- Zerdüşt

 

Yerli rivayetlere göre, Zerdüşt Arya ülkesi denen bir bölgede yaşamıştır. Burası, genellikle kabul edildiği gibi, İran'ın doğuşudur. Gataların haber verdiği coğrafî ve iktisadî şartlar, bu bölgenin hayvancılıkla geçinen dağlık bir bölge olduğunu gösterir. Yaştlardan çıkartabildiği kadarıyla, Zerdüşt'ten önce bu bölgede yaşayan halk, çok sayıdaki tanrılara tapıyor, nehirlere, dağlara ve göllere sığır ve koyun kurbanında bulunuyordu. Mabetleri yoktu. Dua ve kurban hizmetleriyle meşgul olan, rahipler vardı ve zenginlerin hediyeleriyle geçiniyorlardı. Hintlilerin Mitra'si büyük hürmet görüyordu. Soma içkisinin yerini, bunlarda Haoma almıştı. Bu, tanrıların da içtiğine inanılan, kült rahiplerinin bol bol içtikleri, sarhoş edici, kutsal bir bitki suyuydu. Zerdüşt böyle bir çevrede doğup büyümüştü. Ancak nerede ve ne zaman doğduğu, uzun zamanlar münakaşa konusu olmuştur. Bazılarına göre, Zerdüşt yaklaşık m.ö. 1000 yıllarında veya Ahamenidler devrinde yaşamıştı. Yunan yazarları ise, onu çok eski devirlere götürmüşler ve Eflatun'dan 6000 sene önce yaşadığını iddia etmişlerdi. Bir kısmı da, onun m.ö. 2000 yıllarında yaşadığı kanaatında idi. İran kaynaklarına göre ise, Zerdüşt Büyük İskender'den 258 sene önce yaşamıştı ki, ekseri tarihçiler bu rakamı kabul ederler. Yani Zerdüşt'ün m.ö. 6. Yüzyılda Ahamenidle/ devrinde yaşadığı kanaatindalar. Farsça çivi yazılarından ve Yunan rivayetlerinden öğrenilen, Büyük Daryus'un babası Viştaspa (m.ö. 621-581) ile Yasna 51,16 da zikredilen Zerdüşt'e inanan hükümdar Viştaspa'nın aynı kimse olduğu kanaati, bu görüşleri kuvvetlendirmektedir. Buna göre, Viştaspa, Zerdüşt'ün dinine girerek onda büyük bir imparatorluğun kurulması için gerekli enerjiyi görmüş olmalıdır. Bu hesapla Zerdüşt'ün m.ö. 630 yılında Horasan bölgesinde doğduğu anlaşılmaktadır.

Zerdüşt'ün annesi Dugdova, babası Poyruşaspa'dır. Spitama soyuna mensup oldukları söylenir. Zerdüşt, beş kardeşten üçüncüsüdür. Yedi yaşına gelince, babası onu zamanın adetleri gereğince bir mürebbiye verir. Onbeş yaşlarına gelince, yaşıtlarına göre onun çok daha gelişip olgunlaştığı dikkati çeker. Yirmi yaşlarında çevre bölgelerde seyahatler yapmaya başlar. Babası oğlunu evlendirmek için bir kız beğenirs